Hiyeroglifler Sadece Resim Değildir
Wikimedia Commons
- Blog Yazısı
Dil yalnızca birbirimize haber vermek için kullandığımız bir araç mıdır, yoksa beynimizin dünyayı kurma biçimlerinden biri mi? Bir kelime söylediğimizde sadece dışarıdaki bir nesneye mi işaret ederiz, yoksa o nesneyi zihnimizde belirli bir yere yerleştirip ona yeni bir anlam mı veririz? İnsan zihnini diğer canlıların iletişim sistemlerinden ayıran şey yalnızca daha fazla ses çıkarabilmesi, daha fazla işaret kullanabilmesi ya da daha karmaşık cümleler kurabilmesi midir? Yoksa asıl kırılma, insanın nesnelerle kurduğu ilişkinin doğrudan işaretlerden koparak simgelere dönüşmesinde mi saklıdır?
Hayvanlar dünyasında bir ses çoğu zaman doğrudan bir duruma bağlıdır: Yaklaşan bir tehlike, yiyeceğin varlığı, çiftleşme çağrısı ya da sürüyü uyaran bir işaret. Peki insanda ne değişti? Bir ses nasıl oldu da yalnızca bir tehlikeyi haber veren refleks olmaktan çıkıp, ortada bulunmayan bir nesneyi, geçmişte yaşanmış bir olayı, gelecekte kurulacak bir düzeni ya da hiç var olmamış bir tanrıyı temsil edebilir hâle geldi? Bir işaret, temsil ettiği nesneden ne zaman koptu? Ve bu kopuş, insan zihninin evriminde nasıl bir eşik oluşturdu?
Belki de insanın bilişsel evrimindeki en büyük dönüşümlerden biri tam burada başlar. Dünya artık yalnızca algılanan bir yer değildir; işaretler, imgeler, sesler ve simgeler aracılığıyla yeniden kurulan bir alana dönüşür. Bir taş yalnızca taş değildir; sınır, mezar ya da mülkiyet belirten bir figürdür. Bir çizgi yalnızca çizgi değildir; yol, ayrım, yasak ya da yön olabilir. Bir ses yalnızca ses değildir; emir, ad, dua, yasa ya da hikâye olabilir. O hâlde dil, yalnızca iletişim kurmamızı sağlayan pratik bir sistem değilse, beynin gerçekliği modelleme biçimlerinden biri olarak düşünülebilir mi?
Bu sorular bizi Antik Mısır hiyerogliflerine götürür. Hiyerogliflere baktığımızda gerçekten ne görürüz? Bir kuş çizimi yalnızca kuş mudur? Bir göz yalnızca görmeyi mi anlatır? Bir ağız işareti sadece konuşmayı mı temsil eder? Yoksa bu şekiller bazen bir sesi, bazen bir kavramı, bazen bir adı, bazen de başka işaretlerin nasıl okunacağını belirleyen daha karmaşık bir görevi mi üstlenir? Eğer bir işaret hem resim hem ses hem de simge olarak çalışabiliyorsa, hiyeroglifler bize yalnızca Antik Mısır’ın yazı sistemini değil, insan zihninin anlam üretme biçimini de gösteriyor olabilir mi?
Lacan’a göre anlam, tek başına bir işaretin içinde hazır hâlde bekleyen sabit bir içerik değildir; işaretlerin birbirleriyle kurduğu ilişkiler içinde oluşur. Peki bu düşünceyi hiyerogliflerle birlikte ele aldığımızda ne görürüz? Hiyeroglifler yalnızca çözümlenmesi gereken eski yazılar mıdır, yoksa insanın simgesel dünyaya geçişini görünür kılan güçlü örneklerden biri mi? Bir gösteren, temsil ettiği nesneden koptuğunda insan zihninde ne değişir? Ve belki de en temel soru şudur: İnsan anlamı gerçekten dünyada hazır olarak mı bulur, yoksa onu simgeler aracılığıyla sürekli yeniden mi kurar?
1.İşaretten Simgeye: Bilişsel Evrimin Büyük Eşiği
İnsanın bilişsel evrimindeki en önemli kırılmalardan biri, çevresindeki dünyayla yalnızca doğrudan işaretler üzerinden değil, simgeler aracılığıyla ilişki kurmaya başlamasıdır. Canlılar dünyasında işaretler yaygındır: Bir alarm sesi yaklaşan yırtıcıyı haber verebilir, bir koku izi başka bir canlının varlığını gösterebilir, duman yangına işaret edebilir, ayak izi oradan bir hayvanın geçtiğini düşündürebilir. Bu tür işaretlerde anlam, genellikle doğrudan bir durumla bağlantılıdır. İşaret, kendisinin ötesindeki bir şeye yönlendirir; fakat çoğu zaman bu yönlendirme mevcut çevreye, bedensel tepkiye ya da yakın bir tehlike gibi diğer işaretlere bağlıdır.
İnsan zihninde ise bu ilişki çok daha karmaşık bir hâle gelir. İnsan yalnızca çevresindeki işaretlere tepki veren bir canlı değildir; işaretleri simgelere dönüştürebilen, yani onları nesnelerden, olaylardan ve doğrudan deneyimlerden kısmen kopararak yeni anlam ilişkileri içinde kullanabilen bir varlıktır. Bu fark küçük gibi görünse de aslında dilin, kültürün, mitlerin, yasaların, dinlerin, yazının ve soyut düşüncenin temelinde yer alır. Çünkü simge, yalnızca bir şeyi göstermekle kalmaz, o şeyi başka şeylerle ilişkilendirir, onu bir anlam ağına yerleştirir ve gerektiğinde fiziksel olarak orada bulunmayan şeyleri de temsil edebilir. Bu ayrımı basit bir örnekle düşünelim. Bir hayvanın çığlığı, sürüdeki diğer bireyler için “tehlike var” anlamına gelir. Bu ses, belirli bir durumla doğrudan bağlantılıdır, yani yakında bir avcı vardır ve kaçmak gerekir. Burada işaret ile olay arasında güçlü ve pratik bir bağ bulunur. İnsan dilinde ise “tehlike” kelimesi yalnızca o anda etrafında bulunan bir yırtıcıyı anlatmaz. Geçmişte yaşanmış bir felaketi, gelecekte olabilecek bir savaşı, ahlaki bir riski, ekonomik bir krizi ya da tamamen soyut bir varoluş kaygısını anlatabilir. Böylece gösteren (ses, kelime vb.) tek bir fiziksel duruma bağlı kalmaz; farklı bağlamlarda farklı anlamlar üretebilir.
Terrence Deacon’ın "The Symbolic Species" adlı çalışması tam da bu noktada önem kazanır. Deacon’a göre insanı diğer canlılardan ayıran temel özellik, yalnızca daha karmaşık iletişim kurabilmesi değildir; insanın ayırt edici yönü, sembolik göndermeler kurabilmesidir. Başka bir ifadeyle insan, işaretleri yalnızca belli uyaranlara tepki vermek için kullanmaz; onları birbirleriyle ilişkilendirerek soyut anlam sistemleri oluşturur. Bir kelimenin anlamı sadece gösterdiği nesneden değil, başka kelimelerle ve simgelerle kurduğu ilişkiden doğar. “Kral” kelimesi yalnızca belirli bir kişiyi anlatmaz; iktidar, yasa, soy, kutsallık, tarih, hiyerarşi veya toplumsal düzen gibi birçok anlamları da beraberinde taşır.
Bu nedenle simge, işaretten daha farklı bir düzeyde çalışır. İşaret çoğu zaman doğrudan bir bağlantıya dayanır. Duman ateşi, gölge ışığın varlığını, ayak izi bir canlının geçişini düşündürür. Simge ise böyle doğrudan bir bağa ihtiyaç duymaz. “Ağaç” kelimesi ağaca benzemez; “ölüm” kelimesi ölümün kendisi değildir ya da “adalet” kelimesi fiziksel dünyada tek başına gösterilebilecek basit bir nesneye karşılık gelmez. Buna rağmen bu kelimeler zihnimizde güçlü anlamlar üretir ve simgeyle anlam zihnimizde perçinlenir. Çünkü simgeler, anlamlarını doğrudan doğadan değil, dilsel ve kültürel ilişkilerden alır.
Burada insan zihninin büyük dönüşümü ortaya çıkar: Dünya artık yalnızca algılanan bir çevre olmaktan çıkar, simgeler aracılığıyla yeniden düzenlenen bir anlam alanına dönüşür. İnsan bir taşı yalnızca sert bir nesne olarak görmez; onu sınır taşı, mezar taşı, kutsal taş, yapı malzemesi, silah ya da hatıra nesnesi olarak anlamlandırabilir. Bir çizgi yalnızca yüzeydeki herhangi bir iz değildir; haritada yol, hukukta sınır, matematikte ölçü, yazıda harf, ritüelde ayrım olabilir. Aynı fiziksel nesne, simgesel sistem içinde farklı anlamlara bürünebilir. Bu da insan zihninin dünyayı yalnızca kaydetmediğini, onu kavramsal olarak yeniden kurduğunu gösterir.
Bu kırılma, dilin doğasını da farklı bir ışık altında görmemizi sağlar. Dil yalnızca hazır düşünceleri aktaran bir araç değildir; düşüncenin kurulmasına da katılır. İnsan dil sayesinde yalnızca “şu anda burada olanı” anlatmaz; geçmişi hatırlar, geleceği tasarlar, olmayan ihtimalleri düşünür, kurallar koyar, tanrılar yaratır, yasalar yazar ve kimlikler inşa eder. Böylece dil, beynin dünyayı modelleme biçimlerinden biri hâline gelir. İnsan zihni, simgeler aracılığıyla yalnızca çevresine uyum sağlamaz; çevresini anlamlandırır, dönüştürür ve paylaşılabilir bir dünya hâline getirir.
Evrim Ağacı'nın çalışmalarına Kreosus, Patreon veya YouTube üzerinden maddi destekte bulunarak hem Türkiye'de bilim anlatıcılığının gelişmesine katkı sağlayabilirsiniz, hem de site ve uygulamamızı reklamsız olarak deneyimleyebilirsiniz. Reklamsız deneyim, sitemizin/uygulamamızın çeşitli kısımlarda gösterilen Google reklamlarını ve destek çağrılarını görmediğiniz, %100 reklamsız ve çok daha temiz bir site deneyimi sunmaktadır.
KreosusKreosus'ta her 50₺'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar.
Kreosus destekçilerimizin reklamsız deneyimi, destek olmaya başladıkları anda devreye girmektedir ve ek bir işleme gerek yoktur.
PatreonPatreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar.
Patreon destekçilerimizin Patreon ile ilişkili e-posta hesapları, Evrim Ağacı'ndaki üyelik e-postaları ile birebir aynı olmalıdır. Patreon destekçilerimizin reklamsız deneyiminin devreye girmesi 24 saat alabilmektedir.
YouTubeYouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz.
Eğer seçtiğiniz seviye reklamsız deneyim ayrıcalığı sunuyorsa, destek olduktan sonra YouTube tarafından gösterilecek olan bağlantıdaki formu doldurarak reklamsız deneyime erişebilirsiniz. YouTube destekçilerimizin reklamsız deneyiminin devreye girmesi, formu doldurduktan sonra 24-72 saat alabilmektedir.
Diğer PlatformlarBu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.
Giriş yapmayı unutmayın!Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir.
Hiyeroglifler bu açıdan son derece dikkat çekici bir örnektir. İlk bakışta bir kuş, göz, el, ağız, güneş ya da yılan çizimi gibi görünen işaretler, yalnızca resim olarak çalışmaz. Bu işaretler bazen temsil ettikleri nesneye benzeyerek anlam üretir, bazen bir sesi karşılar, bazen bir kavramı belirtir, bazen de kelimenin hangi anlam alanında okunması gerektiğini gösterir. Yani hiyeroglifler, işaret ile simge arasındaki geçişi görünür kılan tarihsel sistemlerden biridir. Bir şekil, artık yalnızca benzettiği nesne değildir; dilsel bir düzenin parçası hâline gelmiştir. Bu yüzden hiyeroglifleri yalnızca “resimli yazı” olarak görmek onları eksik kılar. Onlar, insan zihninin nesnelerle kurduğu ilişkinin nasıl değiştiğini gösteren güçlü örneklerdir. Bir kuş resmi artık yalnızca kuşu göstermez; bir sesin, bir adın, bir kavramın ya da başka bir işaretle kurulan ilişkinin parçası olabilir. Burada görüntü, nesneden kopmaya başlar; işaret, simgesel bir düzene dahil olur. Tam da bu noktada bilişsel evrimin büyük eşiği görünür hâle gelir. İnsan, dünyayı yalnızca işaretlerle tanıyan değil, simgelerle yeniden kuran bir varlığa dönüşür.[1]
Bu temel bizi Lacan’a götürecek yolu da hazırlar. Çünkü Lacan’ın “gösteren” kavramı, anlamın tek bir işarette sabitlenmediğini, işaretlerin birbirleriyle kurduğu ilişkiler içinde üretildiğini savunur. Hiyeroglifler de benzer biçimde, tek başına duran resimler değil, anlamı bağlam içinde kuran göstergelerdir. Bu nedenle işaretten simgeye geçişi anlamak, yalnızca dilin evrimini değil, hiyerogliflerin neden bu kadar çok katmanlı bir yazı sistemi olduğunu da anlamamıza yardımcı olur.
2.Hiyeroglifler: Resim mi, Yazı mı, Simge mi?
Hiyeroglifler ilk bakışta resim gibi görünürler. Bir kuş, bir göz, bir ağız, bir el, bir güneş diski ya da bir yılan çizimi gördüğümüzde, zihnimiz doğal olarak bu işaretleri temsil ettikleri nesnelerle ilişkilendirir. Bu yüzden hiyeroglifler çoğu zaman “resimli yazı” olarak düşünülür. Fakat bu tanım, hiyerogliflerin yalnızca görünen yüzünü açıklar. Çünkü hiyeroglifler sadece nesneleri betimleyen şekiller değildir; sesleri, kelimeleri, kavramları ve bağlamı taşıyan çok katmanlı bir yazı sistemidir. Yani hiyeroglifler hem resimdir, hem yazıdır, hem de simgesel düşüncenin güçlü bir örneğidir. Bu sistemi ilginç kılan şey, tek bir işaretin her zaman tek bir göreve sahip olmamasıdır. Bir işaret bazen gerçekten çizildiği nesneyi temsil edebilir. Örneğin güneş diski, doğrudan güneşi ya da güneşle ilişkili bir kavramı çağrıştırabilir. Fakat aynı sistem içinde başka bir işaret yalnızca benzediği nesneyi anlatmaz; bir sesi karşılayabilir, bir kelimenin parçası olabilir ya da metnin anlam alanını belirleyen yardımcı bir unsur olarak çalışabilir. Bu nedenle hiyeroglifleri yalnızca “neye benziyor?” sorusuyla okumak yeterli değildir. Asıl soru şudur: Bu işaret, bu bağlamda hangi işlevi üstleniyor?
Hiyerogliflerin yazı sistemi olarak gücü burada ortaya çıkar. Bir resim, tek başına görsel bir şeyi temsil ediyor olabilir; fakat yazı hâline geldiğinde daha soyut bir düzene katılır. Örneğin bir kuş işareti yalnızca kuşu göstermekle kalmayabilir (mesela Antik Mısır'da "baykuş" figürü hem bir kuşu simgeliyordu hem de "m" sesini), belirli bir sesi temsil edebilir ya da başka işaretlerle birleşerek bambaşka bir kelimenin parçası hâline gelebilir. Bu durumda işaret, temsil ettiği nesneden kısmen kopar. Artık onun anlamı yalnızca görüntüsünde değil, sistem içindeki yerinde belirlenir. Bu da hiyeroglifleri basit resimlerden ayıran en önemli özelliklerden biridir.
/content/d53b4e4d-b2f9-43f5-af11-ce8628ca81af.jpeg)
Burada “resim” ile “yazı” arasındaki fark önemlidir. Resim, çoğu zaman bir şeyi benzerlik yoluyla temsil eder. Bir kuş çizimi, kuşa benzediği için anlaşılır. Yazı ise yalnızca benzerliğe dayanmaz; işaretlerin belirli kurallara göre dizilmesine ve okunmasına dayanır. Hiyeroglifler bu iki alanın tam ortasında durur. Görsel olarak resme benzerler; ama işleyiş bakımından yazıdırlar. Çünkü anlamları yalnızca şekillerinden değil, okuma yönünden, yan yana geldikleri diğer işaretlerden, ses değerlerinden ve bağlamdan doğar. Bu nedenle hiyeroglifler, işaretten simgeye geçişi anlamak için çok uygun bir örnektir. Bir hiyeroglif, nesneye benzediği anda ikon gibi çalışabilir; bir sesi karşıladığında fonetik bir işaret hâline gelebilir; belirli bir kültürel anlam taşıdığında ise simgeye dönüşür. Örneğin bir hayvan figürü yalnızca o hayvanı anlatmak zorunda değildir. Güç, kutsallık, tehlike, krallık ya da belirli bir tanrısal alanla ilişkilendirilebilir. Böylece fiziksel görüntü, kültürel ve dilsel bir anlam ağına bağlanır.
Hiyerogliflerde bazı işaretler anlamı doğrudan söylemekten çok, anlamın hangi alanda aranması gerektiğini gösterir. Bu tür işaretler, kelimenin sonunda yer alarak onun bir insanla, yerle, soyut kavramla, hareketle ya da tanrısal bir alanla ilgili olduğunu belirtebilir. Bu durum, hiyerogliflerin yalnızca sesleri karşılayan bir alfabe gibi çalışmadığını gösterir. Sistem, hem ses hem anlam hem de sınıflandırma düzeyinde işler. Bir bakıma hiyeroglifler, yalnızca “okunan” değil, aynı zamanda “yorumlanan” işaretlerdir. Bu çok katmanlı yapı, insan zihninin simgesel kapasitesiyle doğrudan ilişkilidir. Çünkü burada işaretler, fiziksel nesnelerin basit kopyaları olmaktan çıkar. Bir çizim, artık yalnızca çizdiği şeyi göstermez; bir dilsel sistem içinde başka işaretlerle ilişki kurar. Anlam, tek başına işarette değil, işaretlerin oluşturduğu düzende ortaya çıkar. Bu yüzden hiyeroglifler bize yalnızca Antik Mısır’ın yazı tekniğini değil, insanın dünyayı nasıl simgesel olarak düzenlediğini de gösterir.
Bu noktada hiyeroglifleri “resim mi, yazı mı, simge mi?” sorusuyla sınırlamak yerine, onların bu üç alanı aynı anda taşıyabildiğini görmek gerekir. Onlar resimdir, çünkü görsel biçimlerini dünyadaki nesnelerden alırlar. Yazıdır, çünkü belirli kurallar içinde okunur, sesleri ve kelimeleri temsil ederler. Simge sistemidir, çünkü anlamları yalnızca görsel benzerlikten değil, kültürel uzlaşıdan, bağlamdan ve diğer işaretlerle kurdukları ilişkiden doğar.
Bu nedenle hiyeroglifler, insanlığın simgesel düşünce tarihinde özel bir yere sahiptir. Onlar, insanın gördüğü dünyayı doğrudan kopyalamakla yetinmediğini; gördüklerini seslere, kavramlara, adlara, kutsal anlatılara ve toplumsal düzene bağladığını gösterir. Bir kuş, artık yalnızca gökyüzünde uçan bir canlı değildir. Bir ağız, yalnızca bedenin bir parçası değildir. Bir göz, yalnızca görme organı değildir. Hepsi, dilin içinde başka anlamlara açılan göstergelere dönüşebilir.
3.Lacan ve Simgesel Düzen
Lacan’ın düşüncesinde insan, yalnızca biyolojik bir varlık olarak değil, dilin ve sembollerin içine doğan bir varlık olarak ele alınır. İnsan dünyaya geldiğinde hazır bir dil, hazır akrabalık ilişkileri, hazır yasaklar, hazır isimler, hazır toplumsal roller ve hazır anlam sistemleriyle karşılaşır. Bir çocuğun adı, ailesi, dili, cinsiyete yüklenen toplumsal anlamlar, yasalar, dinî ya da kültürel semboller ondan önce vardır. Yani insan, anlamı sıfırdan yaratmaz; kendisinden önce kurulmuş bir simgesel düzenin içine girer. Lacan bu alanı “Simgesel Düzen” olarak düşünür.
Simgesel düzen, en basit hâliyle dilin, kuralların, yasaların ve toplumsal anlamların alanıdır. Bu düzen sayesinde insanlar yalnızca nesneleri adlandırmaz; aynı zamanda kim olduklarını, başkalarıyla nasıl ilişki kuracaklarını ve dünyayı nasıl anlamlandıracaklarını da öğrenirler. Örneğin “baba”, “anne”, “çocuk”, “yasa”, “yasak”, “tanrı”, “kral”, “ölüm”, “suç” veya “kimlik” gibi kavramlar yalnızca bireysel deneyimlerden oluşmaz. Bunlar, toplumsal ve dilsel bir sistemin içinde anlam kazanır. Lacan’a göre insan öznesi de bu sistemin dışında değil, tam içinde kurulur. Bu düşünceyi daha basit bir örnekle açıklayabiliriz. Bir kişiye verilen isim, yalnızca onu çağırmaya yarayan pratik bir etiket değildir. İsim, o kişiyi aileye, topluma, tarihe ve hukuki düzene bağlar. Bir isim sayesinde kişi tanınır, kayıt altına alınır, başkalarından ayrılır ve toplumsal bir konuma yerleştirilir. Bu nedenle isim, yalnızca seslerden oluşan basit bir kelime değildir; simgesel düzenin kişiyi içine aldığı ilk araçlardan biridir. Lacan’ın düşüncesinde özne, tam da bu tür gösterenlerin içinde biçimlenir.
Simgesel düzenin en önemli özelliği, anlamı tek tek nesnelerin içinde değil, işaretler arasındaki ilişkilerde kurmasıdır. Bir kelime tek başına kapalı ve tamamlanmış bir anlam taşımaz; diğer kelimelerle, kurallarla ve bağlamlarla ilişki içinde anlam kazanır. “Kral” kelimesi buna iyi bir örnektir. Bu kelime yalnızca belirli bir kişiyi göstermez; aynı zamanda taht, yasa, soy, iktidar, tören, itaat, kutsallık ve toplumsal hiyerarşi gibi birçok başka gösterenle ilişki içindedir. Dolayısıyla anlam, tek bir işarette sabitlenmez; gösterenlerin oluşturduğu ağ içinde üretilir.
Bu noktada Lacan’ın “gösteren zinciri” fikri önem kazanır. Gösterenler birbirinden bağımsız ve tek başına duran parçalar değildir; birbirlerini çağırır, birbirlerine bağlanır ve anlamı sürekli olarak başka gösterenlere doğru taşır. Bir kelime başka bir kelimeyi, bir sembol başka bir sembolü, bir imge başka bir çağrışımı doğurur. Bu yüzden anlam çoğu zaman tamamen kapanmaz; bağlama göre yer değiştirir, genişler ya da dönüşür. Lacan’ın yaklaşımında bilinçdışı da bu dilsel yapıdan bağımsız değildir. Bilinçdışı, rastgele imgeler yığını değil; metafor, metonimi, yer değiştirme ve yoğunlaşma gibi dilsel işlemlerle çalışan bir yapı olarak düşünülür.[3]
Simgesel düzen, bireyin yalnızca konuşmasını değil, arzusunu da biçimlendirir. İnsan ne istediğini bile çoğu zaman hazır dilsel ve toplumsal kalıplar içinde öğrenir. “Başarı”, “güç”, “aile”, “özgürlük”, “günah”, “mutluluk” gibi kavramlar kişisel duygularla sınırlı değildir; bunlar kültürel olarak kurulmuş anlam alanlarıdır. İnsan kendi arzusunu ifade ederken bile başkalarından aldığı kelimeleri ve sembolleri kullanır. Bu nedenle Lacan için dil, yalnızca düşüncenin dışa vurumu değildir; öznenin kendisini kuran temel düzendir.[4]
Hiyeroglifler açısından baktığımızda, Lacan’ın simgesel düzen fikri oldukça verimli bir yorum alanı açar. Antik Mısır hiyeroglifleri yalnızca tek tek nesneleri gösteren resimler değildir; din, iktidar, ölüm, krallık, tanrısallık ve toplumsal düzenle bağlantılı büyük bir anlam sisteminin parçasıdır. Bir güneş diski yalnızca gökyüzündeki güneşi göstermez; tanrısal güç, kraliyet otoritesi, kozmik düzen ve yaşamla ilişkilendirilebilir. Bir göz işareti yalnızca görme organını temsil etmek zorunda değildir; koruma, bütünlük, kutsallık ya da tanrısal bakış gibi anlam alanlarına açılabilir. Yani hiyeroglifler, yalnızca tekil göstergeler değil, daha geniş bir simgesel evrenin parçalarıdır.
4.Hiyeroglifleri Lacan'la Okumak
Lacan’ın düşüncesinde gösteren, nesneye basitçe yapışık değildir. Bir kelime, imge ya da sembol, temsil ettiği şeyden koparak başka gösterenlerle ilişki kurar. Hiyerogliflerde de benzer bir hareket görülür. Bu yüzden hiyerogliflerde anlam, görüntünün yüzeyinde donmuş hâlde durmaz; tarihsel, dinsel ve dilsel bağlam içinde genişler.
Bu okuma biçimi bize şunu gösterir: Hiyeroglifler, yalnızca nesneleri temsil eden eski işaretler değildir; bir uygarlığın dünyayı nasıl sınıflandırdığını, kutsal olanı nasıl görünür kıldığını ve iktidarı nasıl simgeleştirdiğini gösteren yapılardır. Antik Mısır’da yazı, yalnızca pratik iletişim aracı değil; aynı zamanda düzen, otorite ve kutsallıkla bağlantılı bir sistemdir. Tapınak duvarlarına, mezarlara ve anıtlara yazılan hiyeroglifler, yalnızca bilgi aktarmakla kalmaz; belirli bir kozmolojik ve toplumsal düzeni de görünür kılar. Lacan’ın simgesel düzen kavramı burada devreye girer: İnsan toplulukları gerçekliği yalnızca yaşamaz, onu simgeler aracılığıyla düzenler.
Bu nedenle hiyeroglifleri Lacan’la okumak, onların arkasında gizli bir “bilinçdışı mesaj” aramak değildir. Daha doğrusu, hiyerogliflerin bir toplumun simgesel düzenindeki yerini sormaktır. Bir firavunun adı neden belirli işaretlerle çevrelenir? Bir tanrının sembolü neden yalnızca bir figür değil, aynı zamanda güç ve düzen göstergesidir? Ölümden sonraki yaşam neden yazı, ritüel ve imgeyle birlikte düşünülür? Bu sorular, hiyeroglifleri yalnızca dilsel değil, aynı zamanda kültürel ve sembolik bir sistem olarak ele almamızı sağlar.
Lacan açısından önemli olan bir diğer nokta da öznenin simgesel düzen içinde kurulmasıdır. İnsan, kendi kimliğini ve dünyadaki yerini hazır bir "işaretler" sistemi içinde öğrenir. Antik Mısır bağlamında da kişi, tanrılar, krallar, ölüm, beden, ruh ve kozmos hakkındaki anlamları bireysel olarak sıfırdan üretmez; mevcut sembolik düzenin içinde devralır. Hiyeroglifler bu düzenin görünür izlerinden biridir. Yazı, burada yalnızca kelimeleri kaydetmez; insanın evren içindeki yerini, iktidarın kaynağını ve ölümden sonra devam edeceğine inanılan düzeni de temsil eder.
Bu bakımdan Lacan’la yapılan okuma, hiyeroglifleri modern psikanalizin içine zorla yerleştirmek değil, iki farklı alan arasında dikkatli bir düşünme köprüsü kurmaktır. Mısırbilim bize işaretlerin tarihsel ve dilsel işlevini gösterir; Lacan ise işaretlerin anlamı nasıl taşıdığını, ertelediğini, çoğalttığını ve özneyi nasıl bir simgesel düzen içine yerleştirdiğini düşünmemizi sağlar. Bu iki alan birbirinin yerine geçmez; fakat birlikte kullanıldığında hiyerogliflerin neden yalnızca “resimli yazı” olarak açıklanamayacağını daha açık biçimde görmemize yardımcı olur.
Sonuç olarak hiyeroglifleri Lacan’la okumak, şu soruyu sormaktır: Bir işaret yalnızca neyi gösterir değil, hangi anlam ağı içinde çalışır? Bir sembol yalnızca neye benzer değil, hangi düzeni kurar? Bir yazı yalnızca ne söyler değil, hangi dünyayı mümkün kılar? Bu sorularla bakıldığında hiyeroglifler, geçmişin sessiz kalıntıları olmaktan çıkar. Onlar, insanın dünyayı simgelerle kurma kapasitesinin, anlamı nesnelerin ötesine taşıma gücünün ve kültürün gerçekliği nasıl düzenlediğinin güçlü örneklerinden biri hâline gelir.
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- ^ Terrence W. Deacon. (1997). The Symbolic Species: The Co-Evolution Of Language And The Brain. ISBN: 0393317544. Yayınevi: W. W. Norton & Company.
- Hellmut Brunner. Hieroglyph Writing. Alındığı Tarih: 6 Mayıs 2026. Alındığı Yer: Britannica | Arşiv Bağlantısı
- ^ Bruce Fink. (2020). Lacancı Özne. ISBN: 6055239035. Yayınevi: Encore Yayınları.
- ^ Jacques Lacan. (2007). Écrits: The First Complete Edition In English. ISBN: 0393329259. Yayınevi: W. W. Norton & Company. sf: 671-746.
- Bridget McDermott. (2016). Decoding Egyptian Hieroglyphs: How To Read The Secret Language Of The Pharaohs. ISBN: 0785833994. Yayınevi: Chartwell Books.
Evrim Ağacı'na her ay sadece 1 kahve ısmarlayarak destek olmak ister misiniz?
Şu iki siteden birini kullanarak şimdi destek olabilirsiniz:
kreosus.com/evrimagaci | patreon.com/evrimagaci
Çıktı Bilgisi: Bu sayfa, Evrim Ağacı yazdırma aracı kullanılarak 19/05/2026 15:36:10 tarihinde oluşturulmuştur. Evrim Ağacı'ndaki içeriklerin tamamı, birden fazla editör tarafından, durmaksızın elden geçirilmekte, güncellenmekte ve geliştirilmektedir. Dolayısıyla bu çıktının alındığı tarihten sonra yapılan güncellemeleri görmek ve bu içeriğin en güncel halini okumak için lütfen şu adrese gidiniz: https://evrimagaci.org/s/22886
İçerik Kullanım İzinleri: Evrim Ağacı'ndaki yazılı içerikler orijinallerine hiçbir şekilde dokunulmadığı müddetçe izin alınmaksızın paylaşılabilir, kopyalanabilir, yapıştırılabilir, çoğaltılabilir, basılabilir, dağıtılabilir, yayılabilir, alıntılanabilir. Ancak bu içeriklerin hiçbiri izin alınmaksızın değiştirilemez ve değiştirilmiş halleri Evrim Ağacı'na aitmiş gibi sunulamaz. Benzer şekilde, içeriklerin hiçbiri, söz konusu içeriğin açıkça belirtilmiş yazarlarından ve Evrim Ağacı'ndan başkasına aitmiş gibi sunulamaz. Bu sayfa izin alınmaksızın düzenlenemez, Evrim Ağacı logosu, yazar/editör bilgileri ve içeriğin diğer kısımları izin alınmaksızın değiştirilemez veya kaldırılamaz.