Mana ve Meyveye Durabilme Cesareti!
Bizler canlılık adını verdiğimiz dört buçuk milyar yıllık zorlu ve büyüleyici bir yolculuğun son halkalarından biriyiz. Hele ki bunu idrak edebilme yaşımız üç yüz bin yıl bile değil.
Yani yaşam biz ona bir anlam yüklemeden çok çok önceleri vardı ve aynı yasalara tabi olarak devam ediyor hala. Ha bir tek hücreli ha bir bitki ha bir hayvan ve özelde insan, hiç fark etmeksizin sürüyor hala. Biz ona bir mana yüklesek de yüklemesek de sürüyor hala.
Fakat hasbelkader bugün bize özgü olduğunu sandığımız fakat her geçen gün bizden başkalarının da bu meziyete sahip olduğunu gördüğümüz bir farkındalığımız var ve bize bir anlam arayışı dayatıyor.
Bunun hiç farkında olmayana sorsak “boş ver sorgulama sadece tadını çıkar” der. Buna kafa yormakta ömür tüketen en yetkin ve donanımlı filozofun her yolu aştıktan sonra varacağı nihai menzilin farklı olacağı kanaatinde değilim.
Tıpkı kendine yeten sıradan bir insanın sıradan olmayı reddeden bir insana uzun bir diyalog sonrası yanıtı gibi
-Bütün bu uğraş ne için
-Günü geldiğinde yan gelip yatabilmek için
-Ben zaten şimdiden bunu yapıyorum, bunun için bunca uğraşa ne gerek.
“Keramet”, her daim rüyaların ana dekoru olan darı ambarında değil kendisine malum olunan çaresiz tavuğun açlığındadır.
Bilinç bir kurtarıcı olduğu gibi bir cezadır aynı zamanda ve özellikle arttıkça daha fazlasına acıkan türünden bir onanmaz ceza.
İşte burada temel mesele sahip olduğumuz bilincin kendisidir. Bu bilincin bizi peşin sıra sürükleyeceği menzildir. Evrene ve doğaya içkin bir tevazu mu yoksa onları aşkın bir kibir menzili mi...
Bizler için iç barış salt kendimiz ile doğrudan, türdeşlerimiz ile dolaylı bir barışla yetinmez. Ötesi bizi kuşatan realite ile de barışı şart koşar. Doğayla ve evrenimiz ile.
Tıpkı bir yaprağın hem kendisi hem diğer yapraklar hem tutunduğu dal hem dalın bağlı olduğu gövde hem de onu var eden ağacın kökü ile barışık olma zorunluluğu misali. Bunlardan biri ile yitirilen bir barış kuruyup toprağa karışmayı kaçınılmaz kılar, hem de farkına bile varmadan.
Ve bizler birer yaprağız. Bir bilince sahip olmuş olmamız bu gerçeği değiştirmiyor. Nispeten daha fazla güneş ışığı alacak bir artıya sahip olmamız da dala, gövdeye, köke üstten bakışımız yanılgısı ile bizi vazgeçilmez ve daha öncelikli ve önemli de kılmıyor.
Geriye tek bir seçenek kalır ki bence anlam buradadır: Bizi var eden süreçlerde bizden önceki sayısız formun, yapmak için var olduğu şeyi yapmak. Yani yolculuğunu sürdürme cesareti ve devretme nezaketi. Yani meyveye durmak...[1] Sevgiyle…
Kaynaklar
-
Georges Politzer. (2013). Felsefenin Temel İlkeleri. Yayınevi: Sol yayınları. sf: 543.