Merhaba
İnsanların bu tür soruların peşine düşmesinin nedeni sadece akademik bir merak değil; daha çok kendini ve içinde bulunduğu dünyayı anlamaya çalışma ihtiyacı. Kimiz, nereden geliyoruz, bizi bir arada tutan şey ne? Özellikle benim alanım gibi insan kalıntılarıyla, kemiklerle, dişlerle uğraşan bir perspektiften bakınca bu sorular daha da derinleşiyor. Çünkü en somut verilerle çalışırken bile, en soyut kavramlara kimlik, aidiyet, anlam gibi kavramlara dokunuyor insan. Bu yüzden aşağıdaki cevaplar sadece bilgi değil; aynı zamanda bu soruların zihnimde bıraktığı izlerin de bir yansıması. Tüm bu sorulara yıllardır okuduğum kaynaklara dayanarak açıklamak isterim.
Etrüskler, antik İtalya’da özellikle Toskana bölgesinde gelişmiş, MÖ 8. ve 3. yüzyıllar arasında güçlü bir kültürel ve politik yapı oluşturmuş bir topluluktur. Kökenleri uzun süredir tartışmalıdır. Herodot, Etrüsklerin Anadolu’daki Lidya’dan göç ettiğini ileri sürerken, Dionysios of Halikarnassos onların yerli bir halk olduğunu savunur. Modern arkeogenetik çalışmalar ise Etrüsklerin genetik olarak büyük ölçüde yerel İtalik halklarla ilişkili olduğunu, ancak Akdeniz havzasındaki diğer topluluklarla da etkileşim içinde olduklarını göstermektedir. Bu durum, Etrüsk kimliğinin biyolojik bir “ırk”tan ziyade, kültürel ve tarihsel bir oluşum olduğunu ortaya koyar (Herodotus, trans. 2003; Dionysius of Halicarnassus, trans. 1937; Posth et al., 2021).
Alplerin isimlendirilmesi tek bir topluma indirgenemez. Alpler adı büyük olasılıkla Hint Avrupa kökenli albho (beyaz, yüksek) kökünden türemiştir ve bölgedeki erken topluluklar özellikle Keltler tarafından kullanılmıştır. Roma döneminde Latince “Alpes” olarak sabitlenmiş ve coğrafi bir terim haline gelmiştir. Bu durum, coğrafi isimlerin çoğunlukla tek bir etnik grubun ürünü değil, uzun süreli dilsel ve kültürel etkileşimlerin sonucu olduğunu gösterir (Delamarre, 2003; Mallory & Adams, 2006).
“Türk” kavramı tarihsel olarak çok katmanlıdır. Erken dönemlerde bu terim, Orta Asya’da belirli bir siyasi ve dilsel topluluğu ifade eder; örneğin Göktürk Kağanlığı bağlamında “Türk” bir etnopolitik kimliktir. Zamanla bu kavram genişlemiş ve farklı boyları, kültürleri ve coğrafyaları kapsayan bir üst kimliğe dönüşmüştür. Modern dönemde ise Türkiye Cumhuriyeti bağlamında “Türk” hem vatandaşlık (hukuki kimlik), hem dil (Türkçe), hem de tarihsel ve kültürel aidiyet unsurlarını içerir. Bu nedenle “Türk” yalnızca biyolojik bir kategori değil, büyük ölçüde tarihsel ve kültürel bir kimliktir (Golden, 1992; Kafesoğlu, 1988).
“Irk” kavramı modern bilimde büyük ölçüde geçerliliğini yitirmiştir. İnsan türü olan Homo sapiens içinde genetik çeşitlilik bulunsa da bu çeşitlilik keskin sınırlarla ayrılmış “ırklar” oluşturmaz. Genetik varyasyonlar coğrafi olarak kademeli (cline) biçimde dağılır. Bu nedenle “ırk”, biyolojik bir gerçeklikten çok, tarihsel süreçte özellikle 18. ve 19. yüzyıllarda ortaya çıkan bir sınıflandırma ve güç ilişkisi aracıdır. Günümüzde antropoloji ve genetik alanlarında “ırk” yerine “popülasyon” ve “genetik çeşitlilik” gibi kavramlar tercih edilir (AAA, 1998; Lewontin, 1972).
İnsan topluluklarının hem ayrışması hem de birleşmesi, biyolojiden çok kültürel süreçlerle ilgilidir. Coğrafya, dil, ekonomi ve tarih insanların kimliklerini şekillendirir. Aynı genetik havuza sahip insanlar farklı kültürler geliştirebilirken, farklı kökenlerden gelen insanlar ortak bir kültür altında birleşebilir. Bu durum, kimliğin biyolojik değil, inşa edilen bir olgu olduğunu gösterir. Ulus, etnisite ve kültür gibi kavramlar bu bağlamda “hayali cemaatler” olarak tanımlanır; yani insanlar ortak bir aidiyet hissi üzerinden birleşir (Anderson, 1983; Barth, 1969).
Dinlerin birleştirici olup olmaması meselesi, insanın sosyal doğasıyla doğrudan ilişkilidir. İslam ve Hristiyanlık gibi evrensel dinler tarih boyunca farklı etnik ve kültürel grupları bir araya getirmiştir. Ancak aynı zamanda dinler kimlik sınırları da çizer. René Girard’ın belirttiği gibi toplumlar kriz anlarında birlik sağlamak için “öteki” yaratma eğilimindedir. Bu mekanizma bazen dini kimlikler üzerinden işler. Dolayısıyla dinler tek başına birleştirici ya da ayrıştırıcı değildir; bu, insanların dini nasıl kullandığıyla ilgilidir (Girard, 1986; Armstrong, 2006).
İnsan doğasının pragmatik olup olmadığı sorusu ise felsefi ve psikolojik bir tartışmadır. İnsan, hayatta kalma ve uyum sağlama açısından pragmatik davranmaya eğilimlidir; ancak yalnızca çıkar odaklı bir varlık değildir. Carl Gustav Jung’un yaklaşımına göre insan, anlam arayan bir varlıktır ve bu arayış bazen pragmatik çıkarların önüne geçer. İnsan davranışı bu nedenle hem biyolojik zorunlulukların hem de kültürel ve psikolojik motivasyonların birleşimidir (Jung, 1964; Frankl, 1946/2006).
Bütün bu tartışmaların sonunda benim vardığım kişisel sonuç şu. İnsan kendini kategorilere ayırmadan duramıyor ırk, millet, din, kültür tüm bunlar bir yandan dünyayı anlamamızı kolaylaştırıyor ama diğer yandan da gerçeği basitleştiriyor. Etrüskler gibi bir topluluğa baktığımızda ya da “Türk” kavramını düşündüğümüzde aslında sabit, saf ve değişmez bir öz bulamıyoruz; sürekli hareket eden, karışan ve yeniden tanımlanan bir yapı görüyoruz. Belki de en dürüst cevap şudur .Biz sandığımız kadar ayrı değiliz, ama sandığımız kadar da aynı değiliz. Arada bir yerdeyiz ve o “arada olma hali” insan olmanın kendisi.[1]
Teşekkür ederim .
Kaynaklar
- Hatice Kutbay. (). Kendi Fikrim Arkeoloji Ve Sosyal Antropoloji Okumaları.