Keşfedin, Öğrenin ve Paylaşın
Evrim Ağacı'nda Aradığın Her Şeye Ulaşabilirsin!
Yeni Soru Sor
Premium
Paylaşım Yap
Okan Alver'in cevabı ödüllü bir soruda en iyi cevap seçildi! Ödüllü cevabı okumak için tıklayın!
Sorulara Dön
Yakup Karakuş
Üye 12 Şubat
2

Kaynak İstiyor Etrüskler kimlerdir?

Aslında sorum şu! Birileri bana Etrüskleri açıklayabilirimi? Alp dağlarına ismini kimler vermiştir? Türk nedir? Ne değildir? Bir ırk mı ya da kültürel yaşama biçimi mi? Irk bir uydurmamıdır? Bizleri nesil olarak ayırıp, coğrafi olarak birleştiri mi? Dinler farklı ırklara mensup toplumları neden birleştiremez? İnsan pragmatik olmaya mucbur mudur?
736 görüntülenme
  • Şikayet Et
  • Mantık Hatası
0
  • Paylaş
  • Alıntıla
  • Alıntıları Göster
Tüm Reklamları Kapat
4 Cevap
Yasin Aydoğdu
Yasin Aydoğdu
156.5K UP
Tarih ve Araştıma Mezunu 16 Nisan

Merhabalar iyi formlar,

  • 1. Soru: Kısaca 'Etrüskler' Kimlerdir?

Etrüskler, Roma İmparatorluğu'nun yükselişinden önce İtalya Yarımadası'nda (günümüzdeki Toskana, Lazio, Umbria bölgelerinde) yaşamış, oldukça gelişmiş ve gizemlerle dolu bir 'antik uygarlıktır'. Roma medeniyetinin temellerini atan pek çok kültürel, mimari ve dini öğenin asıl kaynağı olarak kabul edilirler.

"Etrüsklerin nereden geldiği tarihçiler arasında uzun yıllar tartışma konusu olmuştur. İki ana teori öne çıkar":

Tüm Reklamları Kapat

  • Lidya (Anadolu) teorisi: Heredot, Etrüsklerin Batı Anadolu'daki Lidya'dan göç ederek İtalya'ya ulaştığını savunmuştur. Modern genetik çalışmalar, bu teoriye uyumlu bazı ipuçları (Anadolu ile genetik bağlar) sunmaktadır.
  • Yerli Teori: Bazı araştırmacılar ise onların İtalya'daki tarih öncesi 'Villanova' kültürünün bir devamı olduğunu savunur. (bkz. Villanova kültürü; Orta ve Kuzey İtalya'daki en erken Demir Çağı kültürüdür. MÖ 11. yüzyılda kuzeyden gelip İtalya'nın orta bölgelerine yerleşen kavim­lerin oluşturdukları kültüre verilen Villanova adı, bu kültürün ilk kez bulun­duğu yerden ismini alır.)

Roma'nın ilk kralları Etrüsk kökenliydi. Romalılar; 'toga' adı verilen giyisiyi, gladyatör dövüşlerini, zafer alaylarını ve tanrıların iradesini okuma (fal) tekniklerini Etrüsklerden almışlardır.

MÖ 3. yüzyıldan itibaren Roma'nın askeri gücü karşısında bağımsızlıklarını kaybetmiş ve zamanla Roma kültürü içinde eriyerek tarih sahnesinden çekilmişlerdir.

  • 2. Soru: Alp Dağlarına ismini kimler vermiştir?

Alp Dağları'na ismini verenlerin tam olarak kim olduğu konusunda tarihçiler ve dilbilimciler arasında birkaç farklı görüş olsa da, ismin kökeni çok eski "Hint-Avrupa öncesi ve Kelt" dillerine dayanmaktadır.

En yaygın kabul gören teoriye göre, isim Keltçedeki "Alp" (yüksek dağ) sözcüğünden gelmektedir. Keltler, bu dağların çevresinde ve eteklerinde uzun süre yaşadıkları için coğrafi isimlendirmede büyük rol oynamışlardır.

Tüm Reklamları Kapat

Bazı dilbilimciler kelimenin; Hint-Avrupa Öncesi (Pre-Indo-European) döneminde Keltlerden de önce bu bölgede yaşayan topluluklara ait olduğunu svunur. Bu dillerde "alb" veya "alp" kökünün "beyaz" veya "parlak" anlamına geldiği (zirvelerdeki kar ve buzdan dolayı) düşünülmektedir.

Latince olan bağlantısı: Romalılar bu dağlara "Alpes" adını vermiştir. Latince "albus" (beyaz) kelimesiyle benzerlik taşıması, Romalıların da bu ismi "Beyaz Dağlar" olarak yorumladığını göstermektedir.

Özetle, Alp isminin babası tek bir kişi değil; bölgenin kadim sakinleri olan Keltler ve onlardan önceki yerli topluluklardır. Romalılar ise bu ismi devralıp dünya literatürüne kazandırmışlardır.

  • 3. Soru: Türk nedir? Irk mıdır ya da Kültürel bir yaşam biçimi midir?

"Türk" kavramı, tarih boyunca hem antropolojik hem de sosyolojik açıdan farklı katmanlarla tanımlanmış oldukça geniş bir olgudur. Bu sorunun cevabı, baktığınız perspektife göre şu üç ana başlık altında toplanabilir:

  • Etnik ve Sosyal Tanım (Irk Boyutu)

Tarihsel köken olarak Türkler, Orta Asya kökenli bir kavimler bütünüdür. Genetik ve antropolojik açıdan Türk kavramı, geniş coğrafyaya yayıldığı için tek tip bir fiziksel özellikten ziyade, ortak bir soy ağacına ve dil ailesine (Ural-Altay) mensubiyeti ifade eder. Göktürk Kağanlığı ile birlikte "Türk" adı ilk kez siyasi bir kimlik ve bir devlet adı olarak tarih sahnesine çıkmıştır.

  • Kültürel ve Dilsel Tanım (Yaşam Biçimi)

Birçok tarihçi ve sosyoloğa göre Türklük, bir "kültür dairesidir." Ziya Gökalp gibi isimlerin de vurguladığı üzere, Türk olmak sadece kandan gelen bir miras değil; aynı dili konuşmak, benzer gelenekleri paylaşmak ve ortak bir "mefkure" (ülkü) etrafında birleşmektir. Türkçeyi ana dil olarak benimsemek ve "Töre" kavramı etrafında şekillenen sosyal düzen ve yaşam tarzı ile ortak bir geçmişe ait olma hissi vurgulanmaktadır.

  • Siyasi ve Hukuki Tanım (Vatandaşlık)

Modern dünyada ve özellikle Türkiye Cumhuriyeti anayasasında Türk kavramı, etnik kökene bakmaksızın vatandaşlık bağıyla tanımlanır. Anayasanın 66. maddesi şunu belirtir.

"Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk'tür."

Bu tanım, Türklüğü bir üst kimlik ve hukuki bir statü olarak konumlandırır.

Özetle; Türk kavramı saf bir biyolojik ırktan ziyade; binlerce yıllık bir tarihin, köklü bir dilin ve bu değerler etrafında şekillenmiş bir yaşam biçiminin sentezidir. Günümüzde daha çok dil, kültür ve aidiyet hissiyle tanımlanan kapsayıcı bir kimlik olarak kabul görür.

Tüm Reklamları Kapat


  • 4. Soru: Irk bir uydurma mıdır? Bizleri nesil olarak ayırıp, coğrafi olarak mı birleştirir?

Irk kavramı, modern bilimsel perspektiften bakıldığında biyolojik bir gerçeklikten ziyade sosyal bir inşa (uydurma) olarak kabul edilir. Ancak bu "uydurma", tarihsel süreçte toplumları, coğrafyaları ve nesilleri şekillendiren çok güçlü bir araç haline gelmiştir. Her ne kadar bilimsel olarak "ırk" bir kurgu olsa da, bu kurgunun yarattığı sosyolojik etkiler gerçektir. İnsanların kendilerini bir gruba ait hissetme ihtiyacı, ortak bir tarih ve coğrafya üzerinden birleşmelerini sağlar.

Ancak bugün modern toplumlar, "ırk" (kan bağı) yerine "etnisite" (kültür, dil tarih birliği) kavramını kullanmayı tercih eder. Çünkü etnisite, biyolojik bir zorunluluk değil, sonradan kazanılabilen ve paylaşılan bir yaşam biçimidir.


  • 5. Soru: Dinler farklı ırklara mensup toplumları neden birleştirmez?

Dinlerin toplumları her zaman birleştirmemesi, hatta bazen derin fay hatları oluşturması, dinin hem psikolojik hem de sosyolojik doğasındaki bazı temel dinamiklerden kaynaklıdır. Din, doğası gereği bir "iç grup" (biz) oluştururken, kaçınılmaz olarak bir "dış grup" (onlar) yaratır.

Dinler, mensuplarına çok güçlü bir aidiyet hissi verir. Ancak bu aidiyet, genellikle "doğru yolun sadece bizde olduğu" inancıyla pekiştirilir. Hakikat temelinde; her din, nihai gerçeği temsil ettiğini iddia eder. Bu durum, diğer inanç sistemlerini "yanlış", "eksik" veya "sapkın" olarak görmeyi beraberinde getirir. Kutsal sınırlar içerisinde; inanç ritüelleri (giyim, yeme içme, ibadet şekilleri), o toplumu diğerlerinden ayıran fiziksel ve kültürel duvarlar örer.

Dinler sadece farklı dinler arasında değil, kendi içinde de bölünürler. Tarihteki en kanlı savaşların çoğu farklı dinler arasında değil, aynı dinin farklı yorumları (mezhepleri) arasında yaşanmıştır. Metinlerin açık olması, zamanla coğrafi ve kültürel farklılıklar birleşince tek bir inanç sistemi bile kendi içinde "biz ve onlar" ayrımına düşer.

Tüm Reklamları Kapat

Din, kitleleri harekete geçirmek için dünyadaki en güçlü araçlardan biridir. Çoğu zaman toplumsal çatışmaların asıl sebebi toprak, kaynak ve güç paylaşımı olsa da, bu çatışmalar çıkıp bir silah haline gelir.

Bir din teori olarak kucaklamayı (evrensellik) hedeflese de, pratiğe döküldüğünde içine girdiği toplumun yerel kültürüyle birleşir.

Örneğin, bir toplumun dini yaşama biçimi, başka bir toplumun kültürel değerleriyle çatışabilir. Bu da "din kardeşliği" yerine "kültürel üstünlük" tartışmalarına yol açar.

Dinler, gündelik yaşamı (evlilik, miras, komşuluk) düzenleyen kurallar koyar. Farklı kurallara sahip toplumlar arasında bu sosyal kurallar uyuşmadığında, bireyler arası etkileşim azalır ve "sosyal mesafe" artar. Bu mesafe, zamanla güvensizliğe ve kutuplaşmaya evrilir.

Özetle; Dinler teoride barış ve birlik vaat etse de, insan doğasındaki "bir yere ait olma ve kendini başkasından ayırma" dürtüsüyle birleştiğinde, toplumları birleştirmekten ziyade onları bloklara ayırma eğilimi gösterir.

  • 6. Soru: İnsan pragmatik olmaya mecbur mudur?

İnsanın pragmatik (faydacı) olmaya "mecbur" olup olmadığı, binlerce yıldır felsefenin en büyük kapışma alanlarından biridir. Bu sorunun cevabı, hayata hangi pencereden baktığına göre değişir.

Biyolojik açıdan bakarsak, evet, pragmatik olmaya bir nevi mahkumuz. Hayatta kalma iç güdüsü ile beynimizi, en az enerjiyle en fazla verimi alacak şekilde evrimleşmiştir. Bir tehlike anında veya kaynak arayışında "Bu işin bana faydası ne?" sorusu, hayatta kalmamızı sağlayan temel mekanizmadır.

Adaptasyon ve çevreye uyum sağlamak, pragmatik bir süreçtir. Eğer çevresel şartlara fayda-maliyet ekseninde yaklaşmazsak, türümüzün devamlılığı tehlikeye girebilir.

Modern dünya, pragmatizmi bir "yaşam standardı" haline gelmiştir.

Verimlilik odaklılık ilkesiyle, kapitalist sistem ve modern iş hayatı, "sonuç odaklı" olmayı ödüllendirir. Zamanın ve paranın kısıtlı olduğu bir dünyada, fayda sağlamayan eylemler "kayıp" olarak görülür.

Tüm Reklamları Kapat

Toplumsal düzen içerisinde, yasalar ve toplumsal kurallar genellikle toplumsal faydayı (pragmatizm) gözetir.

İnsan pragmatik olamaya mecburdur diyemeyeceğimiz nokta, ahlâk ve onur meselesidir.

'Immanuel Kant'a' göre, bir eylemin değeri onun sonucuna veya sağladığı faydaya değil, arkasındaki niyete ve ahlaki ilkeye bağlıdır. Örneğin; yalan söylemek o an işine yarayabilir (pragmatik bir fayda), ama ahlaken yanlıştır. İnsan, sadece ilkesi doğru olduğu için kendine zarar verecek bir şeyi yapabiliyorsa, pragmatizmin mahkûmu değildir.

Bir insanın, hiçbir karşılık beklemeden başkası için canını tehlikeye atması veya sanatsal bir uğraş için ömrünü yoksulluk içinde geçirmesi, pragmatik mantıkla açıklanamaz.

Bazı düşünürlere göre her şeyi fayda ekseninde değerlendirmek, insanın ruhsal derinliğini öldürür.

'Jean-Paul Sartre' veya 'Albert Camus' gibi isimlere göre insan, fayda peşinde koşan bir makine değil, kendi anlamını yaratan özgür bir varlıktır. Bazen "saçma" olanı yapmak veya hiçbir faydası olmayan bir gün batımını sadece izlemek, insanı makineden ayıran şeydir.

Tüm Reklamları Kapat

Özetle; Fiziksel ve sosyal dünyada hayatta kalmak için pragmatik olmaya ihtiyacımız var; ancak "insan" yapan değerler (onur, sevgi, dürüstlük) çoğu zaman pragmatizme "meydan okuduğumuz" anlarda ortaya çıkar.

Saygı ve sevgiyle kalınız.



Kaynaklar

  1. N. T. D. Grummond. (2006). The Religion Of The Etruscans. ISBN: 9780292721463.
  2. G. Barker. (1998). Etruscans (The Peoples Of Europe). ISBN: 9780631177159.
  3. J. Thuillier. (2009). Les Étrusques: La Fin D'un Mystère ?. ISBN: 9782070395729.
  4. S. O'Shea. (2017). The Alps: A Human History From Hannibal To Heidi And Beyond. ISBN: 9780393355697.
  5. B. Cunliffe. (1997). The Ancient Celts. ISBN: 9780198150107.
  6. J. F. Drinkwater. (2002). Fifth-Century Gaul: A Crisis Of Identity?. ISBN: 9780521414852. sf: 177-210.
  7. B. Ögel. (2010). Türk Mitolojisi I. Cilt. ISBN: 9789751601155. Yayınevi: Türk Tarih Kurumu.
  8. K. Mahmud. (2005). Divanü Lugâti't-Türk. ISBN: 9789759970130. Yayınevi: Kabalcı Yayınevi.
  9. L. L. Cavalli-Sforza. (1996). The History And Geography Of Human Genes. ISBN: 9780691029054.
  10. É. Durkheim. (2020). Dinsel Yasamin Ilk Bicimleri. ISBN: 9786057995186.
  11. M. Weber. (2016). Din Sosyolojisi. ISBN: 9786054533381. Yayınevi: Yarın Yayınları.
  12. W. James. (1975). Pragmatism (The Works Of William James). ISBN: 9780674697355.
  13. I. Kant. (2020). Ahlâk Metafiziğinin Temellendirilmesi. ISBN: 9789757748113. Yayınevi: Türkiye Felsefe Kurumu.
  14. J. S. Mill. (2017). Faydacılık. ISBN: 9786051714905. Yayınevi: Alfa Yayınları.
  15. V. E. Frankl. (2012). İnsanın Anlam Arayışı. ISBN: 9786054054206. Yayınevi: Okuyan Us.
2
0 Yorum
  • Şikayet Et
  • Mantık Hatası
0
  • Paylaş
  • Alıntıla
  • Alıntıları Göster
Hatice Kutbay
Hatice Kutbay
241.0K UP
ANTROPOLOJİ DE YÜKSEK LİSANS YAPIYORUM 16 Nisan

Merhaba

İnsanların bu tür soruların peşine düşmesinin nedeni sadece akademik bir merak değil; daha çok kendini ve içinde bulunduğu dünyayı anlamaya çalışma ihtiyacı. Kimiz, nereden geliyoruz, bizi bir arada tutan şey ne? Özellikle benim alanım gibi insan kalıntılarıyla, kemiklerle, dişlerle uğraşan bir perspektiften bakınca bu sorular daha da derinleşiyor. Çünkü en somut verilerle çalışırken bile, en soyut kavramlara kimlik, aidiyet, anlam gibi kavramlara dokunuyor insan. Bu yüzden aşağıdaki cevaplar sadece bilgi değil; aynı zamanda bu soruların zihnimde bıraktığı izlerin de bir yansıması. Tüm bu sorulara yıllardır okuduğum kaynaklara dayanarak açıklamak isterim.

Etrüskler, antik İtalya’da özellikle Toskana bölgesinde gelişmiş, MÖ 8. ve 3. yüzyıllar arasında güçlü bir kültürel ve politik yapı oluşturmuş bir topluluktur. Kökenleri uzun süredir tartışmalıdır. Herodot, Etrüsklerin Anadolu’daki Lidya’dan göç ettiğini ileri sürerken, Dionysios of Halikarnassos onların yerli bir halk olduğunu savunur. Modern arkeogenetik çalışmalar ise Etrüsklerin genetik olarak büyük ölçüde yerel İtalik halklarla ilişkili olduğunu, ancak Akdeniz havzasındaki diğer topluluklarla da etkileşim içinde olduklarını göstermektedir. Bu durum, Etrüsk kimliğinin biyolojik bir “ırk”tan ziyade, kültürel ve tarihsel bir oluşum olduğunu ortaya koyar (Herodotus, trans. 2003; Dionysius of Halicarnassus, trans. 1937; Posth et al., 2021).

Tüm Reklamları Kapat

Alplerin isimlendirilmesi tek bir topluma indirgenemez. Alpler adı büyük olasılıkla Hint Avrupa kökenli albho (beyaz, yüksek) kökünden türemiştir ve bölgedeki erken topluluklar özellikle Keltler tarafından kullanılmıştır. Roma döneminde Latince “Alpes” olarak sabitlenmiş ve coğrafi bir terim haline gelmiştir. Bu durum, coğrafi isimlerin çoğunlukla tek bir etnik grubun ürünü değil, uzun süreli dilsel ve kültürel etkileşimlerin sonucu olduğunu gösterir (Delamarre, 2003; Mallory & Adams, 2006).

“Türk” kavramı tarihsel olarak çok katmanlıdır. Erken dönemlerde bu terim, Orta Asya’da belirli bir siyasi ve dilsel topluluğu ifade eder; örneğin Göktürk Kağanlığı bağlamında “Türk” bir etnopolitik kimliktir. Zamanla bu kavram genişlemiş ve farklı boyları, kültürleri ve coğrafyaları kapsayan bir üst kimliğe dönüşmüştür. Modern dönemde ise Türkiye Cumhuriyeti bağlamında “Türk” hem vatandaşlık (hukuki kimlik), hem dil (Türkçe), hem de tarihsel ve kültürel aidiyet unsurlarını içerir. Bu nedenle “Türk” yalnızca biyolojik bir kategori değil, büyük ölçüde tarihsel ve kültürel bir kimliktir (Golden, 1992; Kafesoğlu, 1988).

“Irk” kavramı modern bilimde büyük ölçüde geçerliliğini yitirmiştir. İnsan türü olan Homo sapiens içinde genetik çeşitlilik bulunsa da bu çeşitlilik keskin sınırlarla ayrılmış “ırklar” oluşturmaz. Genetik varyasyonlar coğrafi olarak kademeli (cline) biçimde dağılır. Bu nedenle “ırk”, biyolojik bir gerçeklikten çok, tarihsel süreçte özellikle 18. ve 19. yüzyıllarda ortaya çıkan bir sınıflandırma ve güç ilişkisi aracıdır. Günümüzde antropoloji ve genetik alanlarında “ırk” yerine “popülasyon” ve “genetik çeşitlilik” gibi kavramlar tercih edilir (AAA, 1998; Lewontin, 1972).

İnsan topluluklarının hem ayrışması hem de birleşmesi, biyolojiden çok kültürel süreçlerle ilgilidir. Coğrafya, dil, ekonomi ve tarih insanların kimliklerini şekillendirir. Aynı genetik havuza sahip insanlar farklı kültürler geliştirebilirken, farklı kökenlerden gelen insanlar ortak bir kültür altında birleşebilir. Bu durum, kimliğin biyolojik değil, inşa edilen bir olgu olduğunu gösterir. Ulus, etnisite ve kültür gibi kavramlar bu bağlamda “hayali cemaatler” olarak tanımlanır; yani insanlar ortak bir aidiyet hissi üzerinden birleşir (Anderson, 1983; Barth, 1969).

Tüm Reklamları Kapat

Dinlerin birleştirici olup olmaması meselesi, insanın sosyal doğasıyla doğrudan ilişkilidir. İslam ve Hristiyanlık gibi evrensel dinler tarih boyunca farklı etnik ve kültürel grupları bir araya getirmiştir. Ancak aynı zamanda dinler kimlik sınırları da çizer. René Girard’ın belirttiği gibi toplumlar kriz anlarında birlik sağlamak için “öteki” yaratma eğilimindedir. Bu mekanizma bazen dini kimlikler üzerinden işler. Dolayısıyla dinler tek başına birleştirici ya da ayrıştırıcı değildir; bu, insanların dini nasıl kullandığıyla ilgilidir (Girard, 1986; Armstrong, 2006).

İnsan doğasının pragmatik olup olmadığı sorusu ise felsefi ve psikolojik bir tartışmadır. İnsan, hayatta kalma ve uyum sağlama açısından pragmatik davranmaya eğilimlidir; ancak yalnızca çıkar odaklı bir varlık değildir. Carl Gustav Jung’un yaklaşımına göre insan, anlam arayan bir varlıktır ve bu arayış bazen pragmatik çıkarların önüne geçer. İnsan davranışı bu nedenle hem biyolojik zorunlulukların hem de kültürel ve psikolojik motivasyonların birleşimidir (Jung, 1964; Frankl, 1946/2006).

Bütün bu tartışmaların sonunda benim vardığım kişisel sonuç şu. İnsan kendini kategorilere ayırmadan duramıyor ırk, millet, din, kültür tüm bunlar bir yandan dünyayı anlamamızı kolaylaştırıyor ama diğer yandan da gerçeği basitleştiriyor. Etrüskler gibi bir topluluğa baktığımızda ya da “Türk” kavramını düşündüğümüzde aslında sabit, saf ve değişmez bir öz bulamıyoruz; sürekli hareket eden, karışan ve yeniden tanımlanan bir yapı görüyoruz. Belki de en dürüst cevap şudur .Biz sandığımız kadar ayrı değiliz, ama sandığımız kadar da aynı değiliz. Arada bir yerdeyiz ve o “arada olma hali” insan olmanın kendisi.[1]

Teşekkür ederim .




Kaynaklar

  1. Hatice Kutbay. (). Kendi Fikrim Arkeoloji Ve Sosyal Antropoloji Okumaları.
4
0 Yorum
  • Şikayet Et
  • Mantık Hatası
0
  • Paylaş
  • Alıntıla
  • Alıntıları Göster
Tanya Çelebi
Tanya Çelebi
21.8K UP
Çocuk hikayeleri çevirmeni/derlemecisi 17 Nisan

Etrüsklerin, "Acaba bulutlar toplandığı için mi yağmur yağıyor, yoksa yağmur yağması gerektiği için mi bulutlar toplanıyor." gibi bir sorgulamayı yaptıklarını okuduğumda, tarihin o döneminde insanların doğayla daha bir iç içe yaşıyor olduklarını düşünmeden edememiştim. Oysa doğadan bir hayli uzaklaşmış olan bizler için aynı soru şu biçimiyle karşımıza çıkıyor: "Ben düşünüyorum, diye mi bazı olaylarla karşılaşıyorum, yoksa olayın olmak üzere olduğunu sezdiğim için mi aklıma geliyor?" Bu soruya bakınca da, insanlık olarak biyolojik doğayla değilse de insan doğasıyla meşgul olunduğunu görüyor insan. Demek ki bilinç aşaması bağlamında "ben" olgusunu keşfeden bir çocuk gibi, kendini ve kendinin doğadaki konumunu anlamaya, anlamlandırmaya çalışan insan için," Etrüskler kimdir?" sorusuna yanıt veren arkadaşımızın söylediği gibi, gerçekten de kim olduğunu ve neyin içinde yaşadığını anlama çabaları epeyce yoğunlaşmış durumda. C.G.Jung, bu durumu şu sözlerle ifade eder: "Evrimin gecikmiş bir keşfi olan bireysel bilincin ilksel biçimi, “küme bilincidir.” Günümüzde yaşayan kabilelerde hala karşılaştığımız bu durumdaki topluluklar, kendilerini çevre kabilelerden ayıracak bir isimle bile tanımlamamış olabiliyorlar. Doğu Afrika’da, kendilerine “buradaki insanlar” adını takmış küçük bir kabileye rastlamıştım. Bu türlü küme bilincine şehirde yaşayan geniş ailelerde de rastlamak mümkündür. Ailedeki bireyleri, isimleri dışında birbirlerinden farklılaştıracak herhangi yetenek ve özellikleri açığa çıkmamıştır…”

Jung, yazısının devamında, bireyleşme sürecinin gerekli olduğunu, fakat bunun sağlıklı biçimde gelişebilmesi için bağlı bulunulan kültürel değerlerin içinden adım adım başka bir bilinç seviyesine ilerlemek gerektiğine değinir. Doğadan ve kendi kültüründen tamamen koparak yalnızca teknolojinin ve sözüm ona refah içinde bir yaşamın kolaylıklarıyla gerçekçi ve sağlıklı bir gelişim göstermenin çok da mümkün olmadığından söz eder. Çünkü “Bireysel bilinç, aynı zamanda kopukluk ve düşmanlık anlamına da gelir. İnsanlık birçok kez, bireysel ve toplu halde bu deneyimden geçmiştir. Bireyde ko-pukluk dönemi, bir hastalık dönemidir; tıpkı toplumların da kopukluk dönemlerinde “kriz”lerden geçmeleri gibi, birey de kökeninden, kültürü ile doğayla olan bağlarından uzaklaşıp yalnızlaştıkça, “içsel çatışmaları” ve dolayısıyla “bölünme[1]leri” artar.”

Tüm Reklamları Kapat

Kaynaklar

  1. Carl Gustav Jung. (2001). İnsan Ruhuna Yöneliş. Yayınevi: Say Yayınları.
3
0 Yorum
  • Şikayet Et
  • Mantık Hatası
0
  • Paylaş
  • Alıntıla
  • Alıntıları Göster
Serdar Varol
Serdar Varol
13.8K UP
Tarih meraklısıyım. 4 gün önce

Bazı sorularınızı insanlık tarihini yazan (arkeoloji, tarih, fiziksel antropoloji) eski bilim disiplinleriyle açıklamak çok zordu. Şimdi ise olayları açığa kavuşturan yeni bir disiplin var. Arkeogenetik. Bende bu konuda dünyadaki en yetkin bir kaç araştımacıdan biriyim. Şimdi sorularınıza bu yeni disiplinin verilerindede yararlanarak vecap layım.


  1. Türk müstakil bir dil ilesinin adıdır. Türk = Türkçedir. Bunun dışındaki her şey safsatadır. Birini Türk yapacak tek şey etnisitenini bir, iki, üç .... diye sayıp saymadğıdır. Türklerin hepsi böyle sayar, böyle saymayanlarda Türk değildir. Ne dinancı, ne kültürü, ne fenotipi, ne nereli olduğu değildir. Diyebilirsinki bu tarihte Türk olan ama bugün asimile olmş toplulkları anlatmaz. Evet aynen öyle. Mesela Jin halkı. Bugün bir Çin lehçesi konuşuyorlar. Ama genetikleriden tarihte Türk olduklarını anlıyoruz. Ama onları Türk yapan şey asimilasyonan öncede Türkçe konuşmaktı.
  2. Bir siyahilere bak. Birde Avrupalıalra bak. Her iki topluluğuda birbirinden herkes ayırt edebilceği kadar farklımı. Faklımı. O zaman ırk elbetet uydurma değil. Irkların uydurma olduğunu söyenyenler ciddiye alınmaz. Gördüğünü söyleyemeyeni nesini ciddiye alcaksın. Irk nedir. Ik taksonomideki türün'de altında ki en son basamaktır. Hayvan ıkkları gibi insan ırklarıda vardır.
  3. "Bizleri nesil olarak ayırıp, coğrafi olarak birleştiri mi?" Ne kast ettiğini anslasam cevaplayacağım ama anlamadım.
  4. "Dinler farklı ırklara mensup toplumları neden birleştiremez?" Burada sanırsam ırk terimini milletler için kullanıyorsun. Birleştiremez çünkü bugün bunu iddia edenlerin yani ümmetçilerin inandığı dinlerin (aslında ideoloji bunlar) tarihi yaklaşık 2000 yıldır. Oysa mesela Türklerin oluşumuna giden süreç yaklaşık 20.000 yıldır. Baskların atalarından, Amerikan yerlilerinin ataalrından, Dravidlerin atalarından ayrılmasını kast ediyorum. Bunların hepsi P y-DNA soyundan geliyor. Bizde. Kitleleri millet yapan şey sadece din değildir. Din buradaki belki en zayıf etkendir. Din birleştiremez çünkü milletler dinden çok daha önemli derin bağlarla bağlanarak oluşmuştur. Ortak tarih, ortak gelecek, ortak dil. Sadece din değil kültürün tamamı bunun içindedir.
  5. İnsan veya toplumlar pragmatik olmaya mecbur değildir. İlkeleler de yaşayıp çok başarılı olabilirler. Ama rasyonel olmaya mecburlar. Rasyonel olmayan hiçbir canlı ve toplulk yaşamını sürdüremez. Sürdürememiştir de. Yani durumda o duruma özel bir şey yapmasan da ilkelerin rasyonel temellere dayanmış olacak.
  6. Etrüskleri sona bıraktım. Çünkü uzundu. Şimdi kesin bilinenleri söyleyeylmi. Etrükskler İtalya'da ortaya çıkan, Roma'nın Roma olmasındaki faktör olan bir topluluk. Etrürkçe ile aynı dil ailesinden olduğu tespit dilmiş 4 dil daha var. Bunlar Limnice, Kamunice, Raetçe ve muhtemelen birde İberce. Şimdi tartışılan konulara bir bakalım. Bugün Avrupa'da 3 farklı kökenden diller var. a. Hint Avrupa dileri b. Tyren dilleri (Etrükçe vb.) c. Bask-Aquitan dilleri. (Ural dillerini saymıyprum. Onlarn kim olduğu, yeni olduğu zaten kesin belli) Bir dil ailesi demek, şu demek. Bu topluluk bugün bir çok farklı dil konuşsada, biz bunların bir tarihte aynı dili konuştuğunu tespit edebiliyoruz demek. Ayrıntılara çok dikkat et. Bu geçmişteki sonradan ayrılmış her topluluğu tespit ettik demek değil. Tespit ettiklerimiz kesin öyle demek. Çünkü dillerin değişimnide bi r çok faötör var. Zaman, ses değişikliklreini şekli gibi. Doalyısıyla her ayrışmayı henüz anlayamadık.
  7. Şimdi tarıtışan şu. Bugünkü Avrupa edmografisinin oluştuğu bronz çağda, müstakil bir dil ailesi konuşmaya müsait en az 3 farklı kökenden maksimumda 5-6 civarında farklı kökenden toplulk var, bu demografyaı oluşturan. a. SAmara bölgesinin avcı toplayıcıları (R1bliler, Yamna, Khvalsynk ve Belle Beaker kültürleri) b. SAmara avcı toplayıcılarına en yakın olan aynı dilide konuşabileek KArelya avcı toplayıcıları (R1a y-DNAlılar) c. Batı ve orta Avrupanın otokton insanları (I y-DNAlılar) d. Batı Anadolu-ortaanadolu erken çiftçileri (G2a, J, H2 y-DNA ....) e. Kuzey Mezopotamya erken çiftçileri (j, G y-DNA ...). Avrupanın yerli halkları (I y-DNA) M.Ö. 40.000'den itibaren Avrupada yaşamışlar. M.Ö. 6500'den itibaren ön sya'dan da çiftçi akınları (J, G, H2, E y-Dna) oluyor. M.Ö. 4000 sonrasıda doğu Avrupa'dan Batı-ORta Avrupaya doğru bozkırlıların akınları (R1a, R1b, Q) oluyor. Tartıtışan şu. Hangisi hangisinden geldi bir karar verilebilmiş değil. Ama sömürgeci tarih yazımı ila şunu istiyor. Biz Avrupa'nın yerlisi olmayalım. Çünkü medeniyet tarihini kendilerinden ibaret sayıyorlarya, onlar geri.
  8. Ben arkeogenetikte en çok veri analiz eden birkaç kişiden biritimdir. Belkie biincisiyim. Öngörülerim hep doğru çıktı. Verilerin ne söylediğini söyleyim şimdi sana. R1li bozkırılılar Bask dilleri. Batı-Orta Avrupa yerlileri Hint-Avrupa dilleri. Tyren dilleri ise benim tahminim Batı ve Orta Anadolu tarımcılrarının dili değil. Mezopotamya tarımcılarını dili. Yani Göbeklitepe, Çayönü, Irak Samara kültürü.... Neden. Tyren dillerinin Türkçe olduğunu tam kesinleştiremiyoruz Sümerce gibi ama Türk dilleri ile Tyren dilleri arasında bir ilişki olduğu dillerin mikro gramerinden belli oluyor (Kök ek şeffaflığı vb.). Bu iişkii nasıl olmuş diye araştırınca bir şey çıkıyor. Türk dillerini doğduğu yer güne Orta Asya. Türkmenistan, Özbeksitan. Yani Jeitun ve Anav kültürü. Peki burayla ilişkisi olan kim. İlk Mezopotamyalılar işte. Mesela Göbeklitepeden genetik veri yok ama ona yakın tarihten aynı yerde Çayönünden veri var. Çayönüne hem güney orta aysdan hemde Hazar güneyinden bir insan akışı olduğu görülüyor. Ondan binlerce yıl sonra ANAV'a bu sefer ters istikametten insan akışı olduğu görülüyor. Hatta bu M.Ö. 4000'lerde öyle bir olmuşki. Türkmenistandaki Anavdaki genetik ile, İran batısındaki Seh Gabi kültüründeki genetik birebir aynı. Aynı topluluk. Sümerlilerin neden iklim krizinden Mezopotamyaya gittiklerinin işareti burada. Orayı öncesindede biliyorlar zaten. İlk sulu tarım ve yavaş çömlekçi çarkı ve altı ssıralı arpa güney orta asyaya zaten Mezopotamyadan geliyor. Yani Tyrenlerin atalarından Türklere geliyor.
  9. M.Ö. 700'lerdeki Latinler ve Etrürsklerin otozomal genetiklerinden yapılmış çalışmalar onlnarın birbirine ayrılmaycak kadar çok benzediğini gösteriyor. Bu şu demek. Etrüksler oraya gideli o tarih için baya zaman geçmiş demek. Benim tahminim şu. Tyrenler önce Batı Anadolu'ya Ege kıyılarına yerleşiyor. İzmir Yasıtepe, İlk Troya'yı kuruyorlar, falan. M.Ö. 2200'de Troya'yı Luviler işgal ediyor, balkanlardan gelip. Buda kesin. Troya 3. safhası. İşte bu tarihlerde gitmiş olmalılar. Limni bir ada olduğundan Luviler ve Yunanlılardan ada korunmuş ve yakın tarihlere kadar orada varlıklarını sürdürmüş Tyrenler. ve bugün bize Limni yazılarını bırakmışlar.
  10. Şu an için kanıtlanma olasılığı zayıf ama bir ihtimalde şu. Aslında Proto Türk-Tyren dilleri aynı toplulk, aynı kökten. Sümerlilerin M.Ö. 3800'deki göçünden daha önce Türklerden ayrılmış bir topluluk. Bu nasıl olabilir. Belki Türk dilleri güney orta Asyaya (Jeitun, Anav kültürü) Mezopotamya'dan gitmiştir. Diyeblirsinki Mezopotamyada Semitik dilliler yaşamıyormu. Hayır onlar aslında Levantlı. Mezopotamyaya onlarda dıaşıdna gelioyorlar. Subarlar, Hurriler yaşamıyormu. Onlara ilgili dalalrda Mezopotamya değil doğu Anadolu neolitiği ile ilgili onlarda. Yani Malatya, Elazığ. Veya Sümerlerden daha erken güney orta asya'dan önce Mezopotamya-Batı İRan'a oradan batı Anadoluya, oradanda avrupaya gittiler. Bununda oalbileceğini gösteren 2 spesifik anne soyu örneği var aslında. Tamamen güney orta asyayı iaşret eden. Ama bu kesin yeterli bir delil değil henüz.

[1]

Tüm Reklamları Kapat

Kaynaklar

  1. EurekAlert!. The Origin And Legacy Of The Etruscans. Alındığı Tarih: 19 Eylül 2026. Alındığı Yer: EurekAlert! | Arşiv Bağlantısı
0
0 Yorum
  • Şikayet Et
  • Mantık Hatası
0
  • Paylaş
  • Alıntıla
  • Alıntıları Göster
Daha Fazla Cevap Göster
Cevap Ver
Evrim Ağacı Soru & Cevap Platformu, Türkiye'deki bilimseverler tarafından kolektif ve öz denetime dayalı bir şekilde sürdürülen, özgür bir ortamdır. Evrim Ağacı tarafından yayınlanan makalelerin aksine, bu platforma girilen soru ve cevapların içeriği veya gerçek/doğru olup olmadıkları Evrim Ağacı yönetimi tarafından denetlenmemektedir. Evrim Ağacı, bu platformda yayınlanan cevapları herhangi bir şekilde desteklememekte veya doğruluğunu garanti etmemektedir. Doğru olmadığını düşündüğünüz cevapları, size sunulan denetim araçlarıyla işaretleyebilir, daha doğru olan cevapları kaynaklarıyla girebilir ve oylama araçlarıyla platformun daha güvenilir bir ortama evrimleşmesine katkı sağlayabilirsiniz.
Popüler Yazılar
30 gün
90 gün
1 yıl
Evrim Ağacı'na Destek Ol

Evrim Ağacı'nın %100 okur destekli bir bilim platformu olduğunu biliyor muydunuz? Evrim Ağacı'nın maddi destekçileri arasına katılarak Türkiye'de bilimin yayılmasına güç katın.

Evrim Ağacı'nı Takip Et!
Aklımdan Geçen
Tür Seç
Aklımdan Geçen
Fark Ettim ki...
Bugün Öğrendim ki...
İşe Yarar İpucu
Bilim Haberleri
Başlık
Bugün bilimseverlerle ne paylaşmak istersin?
Bağlantı
Ekle
Soru Sor
Stiller
Kurallar
Topluluk Kuralları
Bu alan, aklınızdan geçen düşünceleri Evrim Ağacı ailesiyle paylaşabilmeniz içindir. Yapacağınız paylaşımlar Evrim Ağacı'nın kurallarına tabidir. Ayrıca bu türün ek kurallarına da uymanız gerekmektedir.
1
Bilim kimliğinizi önceleyin.
Evrim Ağacı bir bilim platformudur. Dolayısıyla aklınızdan geçen her şeyden ziyade, bilim veya yaşamla ilgili olabilecek düşüncelerinizle ilgileniyoruz.
2
Propaganda ve baskı amaçlı kullanmayın.
Herkesin aklından her şey geçebilir; fakat bu platformun amacı, insanların belli ideolojiler için propaganda yapmaları veya başkaları üzerinde baskı kurma amacıyla geliştirilmemiştir. Paylaştığınız fikirlerin değer kattığından emin olun.
3
Gerilim yaratmayın.
Gerilim, tersleme, tahrik, taciz, alay, dedikodu, trollük, vurdumduymazlık, duyarsızlık, ırkçılık, bağnazlık, nefret söylemi, azınlıklara saldırı, fanatizm, holiganlık, sloganlar yasaktır.
4
Değer katın; hassas konulardan ve öznel yoruma açık alanlardan uzak durun.
Bu alanın amacı okurlara hayatla ilgili keyifli farkındalıklar yaşatabilmektir. Din, politika, spor, aktüel konular gibi anlık tepkilere neden olabilecek konulardaki tespitlerden kaçının. Ayrıca aklınızdan geçenlerin Türkiye’deki bilim topluluğuna değer katması beklenmektedir.
5
Cevap hakkı doğurmayın.
Aklınızdan geçenlerin bu platformda bulunmuyor olabilecek kişilere cevap hakkı doğurmadığından emin olun.
Keşfet
Ara
Yakında
Sohbet
Agora

Bize Ulaşın

ve seni takip ediyor
Türkiye'deki bilimseverlerin buluşma noktasına hoşgeldiniz!

Şifremi unuttum Üyelik Aktivasyonu

Şifrenizi mi unuttunuz? Lütfen e-posta adresinizi giriniz. E-posta adresinize şifrenizi sıfırlamak için bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Eğer aktivasyon kodunu almadıysanız lütfen e-posta adresinizi giriniz. Üyeliğinizi aktive etmek için e-posta adresinize bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Close
"“Onur yaşamın üstündedir,” diye bağırıldığında, aslında bu, “Var olmak ve esenlik içinde olmak bir hiçtir; asıl önemli olan, başkalarının hakkımızda ne düşündükleridir,” anlamına gelmektedir."
Arthur Schopenhauer
Kapak Görseli Seç
Videodan otomatik olarak çıkartılan karelerden birini seçin.
Kareler yükleniyor…
Videoyu kaydırarak istediğiniz kareyi seçin.
0:00 / 0:00
Kendi kapak görselinizi yükleyin. Görsel otomatik olarak kırpılacaktır.
Görseli sürükleyin veya tıklayın PNG, JPG veya WEBP (Maks. 10MB)