Merhaba
Arkeoloji bölümü okurken aldığımız sanat tarihi dersleri kapsamında bildiğim kadarıyla bu soruya cevap vermek isterim. Bence dinlediğim en güzel dersti Nilgün hocamız şiir gibi anlatırdı .
Kutsal Roma İmparatorluğu dediğimiz yapı aslında ilk bakışta kulağa çok büyük, güçlü ve tek parça bir devlet gibi geliyor ama işin aslı biraz daha karmaşık. 962 yılında I. Otto imparator ilan edildiğinde, amaç eski Roma İmparatorluğu’nun mirasını yeniden canlandırmak ve Hristiyan dünyasını tek bir çatı altında toplamak. Ama bu hiçbir zaman tam anlamıyla gerçekleşmiyor. Daha en başından itibaren bu yapı, tek merkezden yönetilen bir imparatorluk değil; daha çok farklı güçlerin bir arada durmaya çalıştığı bir sistem gibi (Wilson, 2016).
İlk dönemlerde imparatorun gücü aslında fena değil. Özellikle Katolik Kilisesi ile kurduğu ilişki sayesinde hem dini hem siyasi bir meşruiyet kazanıyor. Ama zamanla işler değişiyor. Orta Çağ boyunca imparatorlarla papalar arasında ciddi çekişmeler yaşanıyor. Kimin daha üstün olduğu meselesi uzun süre Avrupa siyasetini belirliyor (Brady, 2009). Bu çekişmeler bile aslında imparatorluğun ne kadar “tam otorite” kuramadığını gösteriyor.
Bir de şunu anlamak önemli. Kutsal Roma İmparatorluğu dediğimiz şey tek bir ülke değil. İçinde yüzlerce küçük yapı var. Dükalıklar, prenslikler, piskoposluklar, hatta bağımsız şehirler… Bugünkü Almanya başta olmak üzere Avusturya, Çekya, kuzey İtalya, İsviçre ve Hollanda gibi birçok bölge bu yapının içindeydi. Ama bu bölgelerin hiçbiri “merkeze tamamen bağlı” değildi. Her biri kendi kurallarına göre hareket ediyordu (Whaley, 2012).
İmparatorun nasıl seçildiği de ilginç. Taht babadan oğula otomatik geçmiyor. Bunun yerine “seçici prensler” denilen güçlü soylular imparatoru seçiyor. Yani aslında imparator, bu güçlü yerel aktörlere bağımlı. Bu da merkezi otoriteyi daha da zayıflatıyor. O yüzden Voltaire’in meşhur sözü boşuna değildi. “Ne kutsal, ne Roma, ne de imparatorluk.” Çünkü gerçekten de ne tam anlamıyla dini birlik var, ne Roma ile güçlü bir bağ, ne de güçlü bir merkezi yönetim (Wilson, 2016).
16 . yüzyıla geldiğimizde işler daha da karışıyor. Martin Luther ortaya çıkıp Reform hareketini başlatınca, imparatorluk içindeki dini birlik tamamen parçalanıyor. Katolik ve Protestan prenslikler arasında büyük gerilimler yaşanıyor. Bu durum Otuz Yıl Savaşları gibi yıkıcı savaşlara kadar gidiyor. Bu savaşlar sonunda imparatorluk daha da zayıflıyor ve yerel yönetimlerin gücü iyice artıyor (Brady, 2009).Son dönemlerine baktığımızda ise artık iyice sembolik bir yapıya dönüştüğünü görüyoruz. 18. yüzyılda Avrupa’da ulus devletler güçlenirken Kutsal Roma İmparatorluğu eski etkisini kaybediyor ve en sonunda Napolyon Bonapart Avrupa’yı yeniden şekillendirirken, 1806 yılında II. Franz imparatorluktan resmen vazgeçiyor ve böylece bu uzun ömürlü yapı sona eriyor (Whaley, 2012).
Şöyle düşünmek daha doğru olur.Kutsal Roma İmparatorluğu bir “devlet”ten çok, farklı kimliklerin, güçlerin ve çıkarların bir arada tutulmaya çalışıldığı bir siyasi denge sistemi. Belki de bu yüzden bu kadar uzun süre ayakta kalabildi. Ama aynı nedenle hiçbir zaman tam anlamıyla güçlü ve merkezi bir imparatorluk olamadı. Avrupa’nın bugünkü parçalı ve çok kültürlü yapısının köklerini anlamak için de aslında çok önemli bir örnek.
Birde şu konuda yazmak isterim giriş bölümünde sanat tarihi dersinde öğrendiğimi yazmıştım onunla bağlantısınıda açıklamak isterim .Kutsal Roma İmparatorluğu’nun sanat tarihiyle ilişkisi aslında düşündüğümüzden çok daha derin. Çünkü bu yapı sadece siyasi bir birlik değil, aynı zamanda Orta Avrupa’nın kültürel ve sanatsal üretimini şekillendiren bir çatıydı. Ama bunu şöyle daha samimi anlatayım. Kutsal Roma İmparatorluğu dediğimiz yapı, tek merkezden yönetilen bir devlet olmadığı için sanat da tek bir tarzda gelişmiyor. Yani mesela Fransa gibi “kraliyet sanatı”nın baskın olduğu bir model yok. Bunun yerine Almanya, İtalya’nın kuzeyi, Çekya ve Avusturya gibi farklı bölgelerde, yerel yöneticilerin ve kilisenin desteklediği farklı sanat anlayışları ortaya çıkıyor. Yani imparatorluk aslında bir “sanat çeşitliliği alanı” gibi çalışıyor. Bu işin en önemli kısmı din. Çünkü Katolik Kilisesi imparatorluk içinde çok güçlü. Bu yüzden sanatın büyük bir kısmı dini. Kiliseler, katedraller, freskler, ikonalar… Sanat, insanlara dini anlatmanın bir yolu olarak kullanılıyor. Özellikle Romanesk ve ardından Gotik sanat bu coğrafyada çok etkili oluyor. Katedrallerin o devasa, göğe yükselen yapıları aslında sadece mimari değil; aynı zamanda “Tanrı’ya ulaşma” fikrinin sanattaki yansıması. Sonra işin içine imparatorlar giriyor. Mesela I. Otto ve onu takip eden imparatorlar, kendilerini eski Roma’nın devamı gibi göstermek istedikleri için sanatı bir propaganda aracı olarak kullanıyorlar. Taç giyme törenleri, el yazmaları, minyatürler vs. Hepsi imparatorun kutsal bir güce sahip olduğunu anlatmaya çalışıyor. Bu yüzden Orta Çağ el yazmaları (illuminated manuscripts) imparatorluk sanatının çok önemli bir parçası. Daha sonra Rönesans dönemine geldiğimizde işler iyice ilginçleşiyor. Çünkü kuzey bölgelerde farklı bir sanat anlayışı gelişiyor. Mesela Albrecht Dürer gibi sanatçılar ortaya çıkıyor. İtalya’daki Rönesans’tan etkileniyorlar ama birebir kopyalamıyorlar. Daha detaycı, daha gerçekçi ve bazen daha karanlık bir üslup geliştiriyorlar. Yani Kutsal Roma İmparatorluğu içinde “Kuzey Rönesansı” dediğimiz ayrı bir sanat geleneği doğuyor. Bir de Reform meselesi var. Martin Luther ortaya çıkınca sanat da değişiyor. Çünkü Protestanlık, Katolikler gibi görkemli kilise süslemelerini çok desteklemiyor. Bu da sanatın yönünü değiştiriyor. Dini resimler azalıyor, daha sade kiliseler yapılmaya başlanıyor. Hatta bazı yerlerde ikonalar bile kaldırılıyor. Yani dini değişim, sanatı doğrudan etkiliyor. Yani Tarihi bilmeden sanatınıda anlayamıyor insan. İmparatorluğun siyasi yapısını tarihini anlamak için Umberto Eco'nun ''Gülün Adı '' isimli eseri iyi bir kaynak okumak isteyenlere.
Teşekkür ederim.[1]
Kaynaklar
-
Hatice Kutbay. (). Kendi Fikrim Ve Okumalarım.