Merhaba.
Bazen insan durup kendine şu soruyu soruyor. Gerçekten kendi hayatımı mı yaşıyorum, yoksa bana öğretilmiş bir hayatın içinde mi ilerliyorum? Günlük hayatın koşuşturması içinde çoğu zaman kararlarımızın nereden geldiğini çok düşünmeyiz. Ailemiz, içinde yaşadığımız toplum, gelenekler ve beklentiler fark etmeden hayatımızın sınırlarını çizer. Ama insanın içinde her zaman küçük de olsa bir ses vardır; neyi istediğini, neyin onu gerçekten mutlu ettiğini hatırlatan bir ses. Bence insanı gerçekten özgür hissettiren şey çoğu zaman kendi arzularıdır, ama bu arzuların ortaya çıkışı bile aslında tamamen “saf” değildir. Çünkü insan doğduğu andan itibaren bir toplumun içinde büyür; ailesi, kültürü, değerleri ve beklentileri yavaş yavaş onun düşünme biçimini şekillendirir. Bu yüzden bazen kendi isteğimiz sandığımız şeylerin bile bir kısmı toplumdan öğrenilmiş olabilir. Yani insan psikolojik olarak kendini özgür hissetmek istese de, sosyolojik olarak her zaman bir çerçevenin içinde yaşar.
Psikolojik açıdan bakıldığında, insanın kendini iyi ve özgür hissetmesi genellikle kendi iç sesini dinleyebildiği zaman olur. Kendi kararlarını verdiğini düşündüğünde, kendi hayatının sorumluluğunu aldığında daha güçlü ve bütün hisseder. İnsan içsel olarak “bu benim seçimim” diyebildiğinde bir tür özgürlük duygusu yaşar. Çünkü bireyin kimliği ve benlik algısı, yaptığı seçimlerle ve bu seçimlerin sorumluluğunu üstlenmesiyle gelişir. Başkalarının beklentilerine göre sürekli hareket eden biri ise zamanla kendi isteklerini bastırabilir ve bu da içsel bir sıkışmışlık hissi yaratabilir.
Ama sosyolojik açıdan bakınca mesele biraz daha karmaşık hale gelir. İnsan tamamen sınırların dışında yaşayamaz. Toplumun kuralları, normları ve ilişkileri olmasaydı birlikte yaşamak mümkün olmazdı. Bu yüzden bazı sınırlar aslında özgürlüğü tamamen yok etmez; tam tersine yaşamı düzenler. Sorun genellikle sınırların varlığı değil, kişinin bu sınırların içinde kendine ne kadar alan bulabildiğidir. İnsan bazen toplumun beklentileri ile kendi arzuları arasında bir denge kurmaya çalışır.
Bu yüzden gerçek özgürlük çoğu zaman iki uç arasında bir yerde ortaya çıkar. İnsan hem bir topluma ait olma ihtiyacı duyar hem de birey olarak kendini ifade etmek ister. Eğer kişi kendi isteklerini tamamen bastırırsa içsel olarak mutsuz olabilir; ama tamamen toplumsal bağları yok sayarsa da yalnızlaşabilir. Dolayısıyla özgürlük çoğu zaman kişinin kendi arzularını tanıması, bunları toplum içinde mümkün olan en dürüst ve bilinçli şekilde yaşayabilmesidir.
Belki de insanın en büyük mücadelesi tam olarak burada başlar: Kendine ait olanla, kendisine öğretilmiş olanı ayırt etmeye çalışmak. Çünkü insan gerçekten neyi istediğini anladığında ve bunu yaşamında bir şekilde ifade edebildiğinde, işte o zaman kendini biraz daha özgür hisseder.
Bizi gerçekten özgür hissettiren şey kendi arzularımız mı, yoksa başkalarının bizim için çizdiği sınırlar içinde yaşamayı öğrenmemiz mi? soru aslında sadece bireysel bir sorgulama değil; aynı zamanda insanın psikolojik ve toplumsal varlığını anlamaya çalışan daha derin bir tartışmanın da başlangıcıdır.Belki de insanın en büyük mücadelesi tam olarak burada başlar ve kendine ait olanla, kendisine öğretilmiş olanı ayırt etmeye çalışmak. Çünkü insan gerçekten neyi istediğini anladığında ve bunu yaşamında bir şekilde ifade edebildiğinde, işte o zaman kendini biraz daha özgür hisseder.
Bunu gerçekten kaçımız yapıyoruz diye sorduğumuzda belki cevap şu oluyor çok azımız .Benim kendi adıma verdiğim cevap şu ;ben bunu yapamıyorum ve yapabilenlere imreniyorum....
Teşekkür ederim.[1]
Kaynaklar
- Hatice Kutbay. (). Kendi Fikrim.