Merhaba
Bence bu mesele tamamen “ben” dediğimiz şeyin ne olduğuyla ilgili. Eğer ben dediğimiz şey atomların dizilimi, sinir ağlarının yapısı ve hafızanın biyolojik kaydıysa, Mars’ta uyanan kişi teknik olarak benim. Çünkü örüntü aynıysa, sonuç da aynıdır. Fiziksel taşıyıcı değişmiş olabilir ama bilgi korunmuşsa kimlik de korunmuştur diyebiliriz. Bu bakış açısında benlik, maddeye değil düzenine bağlıdır. Lakin içimde daha rahatsız edici bir sezgi var. Bilinç sadece bir yapı değil, aynı zamanda kesintisiz bir deneyim akışı. Yani şu an'ı yaşayan özne, bir önceki şu an'ın devamı. Eğer ışınlanma sırasında Dünya’daki bedenim yok ediliyorsa, o akış kopuyor demektir. Mars’ta başlayan şey, her ne kadar tüm anılarıma sahip olsa da yeni bir bilinç akışı olabilir. O kişi kendini ben sanacaktır çocukluğumu hatırlayacak, korkularımı taşıyacak, sevdiklerimi aynı şekilde sevecek. Ama Dünya’daki öznel deneyim zinciri bitmiş olacaktır. Bu açıdan bakınca ışınlanma, mükemmel bir kopyalama ama aynı zamanda sessiz bir ölüm gibi duruyor. Ve bence daha da çarpıcı olan şu: eğer Dünya’daki beden yok edilmeden Mars’ta bir kopya üretilseydi, iki tane ben olurdu. Peki hangisi gerçek? İkisi de mi? Eğer ikisi de kendi bilinç akışını sürdürecekse, kimlik tekil bir öz olmaktan çıkar. Demek ki ben sandığımız kadar bölünemez bir şey değil. Bu da kimliğin metafizik bir ruh değil, belirli bir bilgi ve süreklilik yapısı olduğunu düşündürüyor. Benim vardığım nokta şu: Toplumsal ve pratik anlamda Mars’taki kişi benim sayılır. Hukuken, ilişkisel olarak, hafıza açısından fark yoktur. Ama ontolojik düzeyde tam bir kesinlik yok. Çünkü bilinç dışarıdan ölçülebilen bir nesne değil, içeriden yaşanan bir deneyimdir. Ve o deneyimin kesintiye uğrayıp uğramadığını dışarıdan kimse kanıtlayamaz. İçimdeki sezgi, ışınlanmanın bir tür süreksizlik barındırdığı yönünde. Yani Mars’ta uyanan kişi “benim devamım” olabilir ama belki de ben, Dünya’da o saniye gerçekten ölmüşümdür. [1] Saygılarımla...
Kaynaklar
-
Okan Alver. (). Kişisel Yorum.