Merhaba
Ölümle ilk karşılaşmam bir mezar taşında yazan tarihlerle olmadı. Daha erken, daha belirsiz bir anda başladı. Küçükken bir çiçeğin soluşunu izlerken hissettiğim o tuhaf boşlukta bir şey vardı, sonra yoktu. Ama gerçekten “yok” muydu? İşte o soru, yıllar içinde benimle birlikte büyüdü .İnsan ölümü gerçekten, bir yakınının yokluğunda tanıyor. O güne kadar ölüm uzakta bir kelime gibi; haberlerde geçen, başkalarının başına gelen bir şey. Soğuk ama temas etmeyen bir kavram. Ta ki bir gün o soğukluk evin içine girene kadar. Babamı kaybettiğim gün bunu anladım. Ölüm artık bir fikir değildi; sesi eksilen bir ev, bir daha çalmayacak bir telefon, yarım kalmış bir cümleydi. O ana kadar üzerine çok düşünmediğim o “soğuk yüz”, bir anda tam karşımda durdu ve insan, kaybettiğinde anlamaya çalışıyor. Çünkü akıl kabul etmekte zorlanıyor; kalp ise boşluğu dolduracak bir anlam arıyor. O gün öğrendim. Ölüm en çok geride kalanların içinde büyüyor ve insan, sevdiğini kaybettiğinde sadece onu değil, kendi içindeki bir parçayı da toprağa veriyor.
Ölüm nedir?
Bu soruyu sorduğumuzda aslında yalnızca biyolojik bir sonu değil, kendi varlığımızın sınırını da yoklamış oluruz. Ölüm hem çok somut hem de çok soyut bir şeydir. Bir yandan kalbin durması, hücrelerin susması; öte yandan bilincin, ilişkinin ve anlamın nereye gittiği sorusu.
Biyolojik olarak ölüm, organizmanın bütüncül işleyişinin geri dönülmez biçimde durmasıdır. Kalp atışı kesilir, beyne oksijen gitmez ve birkaç dakika içinde nöronlar kalıcı hasar almaya başlar. Hücreler enerji üretemez, zar bütünlükleri bozulur ve ardından rigor mortis, livor mortis ve çürüme süreci başlar. Bağırsak florasında bulunan bakteriler, yaşam boyunca bize hizmet eden mikroorganizmalar, bu kez bedenin çözülüşünde aktif rol alır. Yani ölümden sonra beden, kimyasal bileşenlerine ayrılarak doğaya geri döner; karbon, azot ve fosfor döngüsüne katılır. Bu yönüyle ölüm, biyoloji açısından dramatik değil, süreklidir.
Evrimsel açıdan bakıldığında, ölüm birey için bir son olsa da tür için işlevsel bir süreçtir. Evrim, bireyin değil genlerin devamıyla ilgilenir. Doğal seçilim, üreme çağından sonra organizmayı korumak için güçlü bir baskı uygulamaz. Bu nedenle yaşlanma ve ölüm, evrimsel süreçte “hata” değil, seçilim dinamiklerinin doğal bir sonucudur (Williams, 1957; Darwin, 1859).[1] Birey ölür, ama genetik bilgi popülasyonda yaşamaya devam eder.
Antropolojik açıdan ölüm, hiçbir zaman yalnızca biyolojik bir olay olmamıştır. İnsan toplulukları ölümü her zaman ritüellerle, sembollerle ve kolektif anlamlarla çevrelemiştir. Ölünün gömülmesi, yas tutulması, mezarların yapılması; hepsi ölümün sosyal bir kırılma anı olduğunu gösterir. Neandertallerin bile ölülerini gömmüş olabileceğine dair bulgular, ölüm karşısında sembolik düşüncenin çok eskiye dayandığını düşündürür (Stringer & Gamble, 1993)[2]. Antropologlar, ölüm ritüellerinin yaşayanları bir araya getirerek toplumsal düzeni yeniden kurduğunu vurgular (Metcalf & Huntington, 1991). Malinowski’ye göre ise din ve ritüel, ölüm gibi kontrol edilemeyen durumlar karşısında insanın kaygısını düzenleyen kültürel araçlardır (Malinowski, 1948)[3].
Dini bakışta ölüm, genellikle bir son değil, bir geçiştir. İslam’da ölüm “ecel” kavramıyla ifade edilir ve “Her nefis ölümü tadacaktır” ayetiyle insanın faniliği açıkça vurgulanır (Kur’an-ı Kerim, Âl-i İmrân 3:185). Hristiyanlıkta ölüm, diriliş ve kurtuluş umuduyla anlamlandırılır. Budizm’de ise ölüm, yeniden doğum döngüsünün bir parçasıdır. Dinler, ölümü mutlak yokluk olarak bırakmaz; ona bir anlatı ve yön kazandırır. Dinlerin ortak noktası ise ölüm anlamsız bırakılmaz. Çünkü insan zihni mutlak yokluk fikriyle baş etmekte zorlanır. İnanç sistemleri, ölümün soğukluğunu bir anlatıyla ısıtır. Bir adalet fikri, bir hesap günü, bir yeniden doğuş ya da ilahi kavuşma tüm bunlar insanın kayıp karşısında tutunabileceği bir çerçeve sunar. Dini açıdan ölüm, sadece bireysel bir olay değildir; aynı zamanda ahlaki bir hatırlatmadır. Fanilik bilinci, insanı sorumluluğa çağırır. “Dünya geçicidir” düşüncesi, davranışlara yön vermeyi amaçlar. Ölümün kaçınılmazlığı, hayatın nasıl yaşanması gerektiği sorusunu gündeme getirir. Sonuçta din, ölümü yokluk olarak değil; anlamın başka bir boyuta taşınması olarak yorumlar. Bedeni toprağa dönen insanın ruhunun ilahi bir düzlemde varlığını sürdürdüğüne inanılır. Ve belki de en önemlisi, din ölüm karşısında yalnızlık hissini azaltır. Çünkü ölüm, Tanrı’nın bilgisi ve iradesi dışında değildir. Psikolojik açıdan ölüm bilinci, insan zihni için sarsıcıdır. Ernest Becker, insan kültürünün büyük bölümünün ölüm kaygısını bastırmak ve yönetmek için üretildiğini söyler (Becker, 1973). Ona göre insan, ölümlü olduğunu bilen tek varlıktır ve bu bilgiyle yaşamak kolay değildir. Bu yüzden insanlar sembolik ölümsüzlük arayışına girer ve çocuklar, eserler, akademik çalışmalar, inanç sistemleri gibi tüm bunların hepsi “benden bir şey kalsın” isteğinin farklı biçimleridir. Terror Management Theory’ye göre, ölüm hatırlatıldığında insanlar kendi kültürel değerlerine ve kimliklerine daha sıkı sarılır (Greenberg et al., 1986).Bilim, bilincin beyin faaliyetlerine bağlı olduğunu ve beyin öldüğünde bilinç deneyiminin de sona erdiğini söyler. Ama “hiçlik” deneyimlenemez; çünkü deneyimleyen bir özne yoktur. Bu yüzden ölüm, ölen için değil, geride kalanlar için acı vericidir. Ölüm, yokluğun yaşayanlar üzerindeki etkisidir. Belki de ölüm, hayatın karşıtı değil; onun sınırıdır ve sınır, anlam üretir. Eğer sonsuz olsaydık, hiçbir şey bu kadar kıymetli olmazdı. Ölüm, hayatı kırılgan kılar; kırılganlık ise değeri doğurur.
Ölümden sonra bedenin geçirdiği değişimleri inceleyen sürece tafonomi denir. Bu kavram, bir organizmanın öldüğü andan itibaren arkeolojik ya da paleontolojik kayıtlara ulaşıncaya kadar yaşadığı tüm fiziksel, kimyasal ve biyolojik dönüşümleri kapsar. Terim, 1940’lı yıllarda Rus paleontolog Ivan Efremov tarafından ortaya konmuştur. Tafonomi bize şunu öğretir. Ölüm bir an olsa da, çözülme bir süreçtir. Ölüm gerçekleştiği anda kalp durur ve hücrelere oksijen gitmez. Enerji üretimi kesilir. Hücre zarları bütünlüğünü kaybetmeye başlar ve hücre içindeki sindirim enzimleri serbest kalarak dokuları içeriden parçalar. Bu evreye otoliz denir. Özellikle beyin ve karaciğer gibi yumuşak dokular bu sürece karşı daha hassastır ve hızlı bozulur.Kısa süre sonra çürüme başlar. Yaşam boyunca bağırsaklarımızda bulunan bakteriler kontrolsüz biçimde çoğalır ve dokuları parçalar. Bu süreçte gaz oluşur; karın bölgesi şişer, ciltte renk değişimleri meydana gelir. Kanın yerçekimi etkisiyle vücudun alt kısımlarında toplanması morumsu lekelenmelere yol açar. Çürümenin hızı büyük ölçüde çevre koşullarına bağlıdır. Sıcak ve nemli ortamlar ayrışmayı hızlandırırken, soğuk ve kuru ortamlar süreci yavaşlatabilir. Zamanla yumuşak dokular büyük ölçüde kaybolur ve beden iskeletleşmeye başlar. Açık alanda bulunan bir beden, böcek faaliyetleri ve çevresel etkiler nedeniyle genellikle daha hızlı ayrışır. Gömülü bir beden ise toprağın kimyasal yapısına bağlı olarak farklı bir süreç yaşar. Toprak asiditesi kemik mineralini çözebilir; nem kemiklerin çatlamasına ya da yüzey yapısının bozulmasına neden olabilir. Hayvanların kemikleri taşıması ya da kemirmesi de iskelet bütünlüğünü etkileyebilir. Uzun vadede kemikler diyajenez adı verilen kimyasal değişim sürecine girer. Kemik dokusu mineralleşir, gözenekler dolabilir ve özgün biyolojik yapı giderek azalır. Arkeolojik kazılarda bulunan iskeletler artık canlı dokudan çok, mineralize kalıntılardır. Bu nedenle antropolojik analizlerde her iz dikkatle değerlendirilir. Bir kırığın ya da renk değişiminin yaşam sırasında mı, ölüm anında mı yoksa ölüm sonrasında mı oluştuğunu ayırt etmek tafonominin temel sorusudur.
Antropoloji okurken kemiklerle, iskeletlerle, geçmiş insanların sessiz kalıntılarıyla çalışmaya başladığımda ölüm artık soyut bir fikir değildi. Elimde tuttuğum her kemik, bir zamanlar yürümüş, sevmiş, korkmuş birine aitti. Çene yapısını incelediğim bir bireyin, belki de hayatı boyunca ağrı çekmiş olduğunu bilmek; bir diş anomalisinin ardında genetik ya da çevresel bir hikâye aramak ve bunların hepsi bana şunu düşündürdü. Ölüm bir son olabilir ama insan hikâyesi kemikte bile devam eder.
Evrim için doğal, antropoloji için kültürel, din için metafizik, psikoloji için kaygı ve savunma alanı olan ölüm; birey için her zaman derinden kişiseldir. İnsan olarak ve ölümü bilen tek varlıklar olarak belki de bu yüzden, onu anlamaya çalışmaktan hiç vazgeçmeyiz.
Teşekkür ederim.
Kaynaklar
-
Charles Darwin. (1959). On The Origin Of Species By Means Of Natural Selection. Yayınevi: jhonn murray.
-
Chris Stringer, et al. (1993). In Search Of The Neanderthals: Solving The Puzzle Of Human Origins. Yayınevi: Thames ve Hudson.
-
Bronisław Malinowski. (1925). Magic, Science And Religion And Other Essays. Glencoe. Yayınevi: Free Press.