Merhaba
Bu anlattığınız hikâye aslında tek bir çocuğun öyküsü gibi görünse de çocukluk çağlarında benim de inandığım bir olgu ,aslına bakarsak arkasında çok daha büyük ve tanıdık bir toplumsal mesele duruyor. “Aptallaşma” kelimesi sert, kırıcı ve ayrıca bilimsel değil; ama çoğu zaman insanlar, gözlerinin önünde yaşanan bir zihinsel ve davranışsal değişimi başka türlü adlandıramadıkları için bu kelimeye sarılıyor. Özellikle çocukluk gibi beynin en hızlı geliştiği bir dönemde yaşanan şiddet, sadece beden üzerinde değil, zihnin yapılanışı üzerinde de derin izler bırakabiliyor. Bu yüzden meseleye sadece “bilim ne diyor?” diye değil; insan ne görüyor, toplum ne anlıyor ve kültür bunu nasıl adlandırıyor? diye bakmak gerekir.
Bilimsel açıdan baktığımızda beyin, özellikle çocukluk döneminde son derece hassas ve şekillenmeye açık bir organdır. Çocuk beyni hâlâ gelişim hâlindedir; sinir bağlantıları kurulmakta, dil, dikkat, muhakeme ve duygusal düzenleme sistemleri olgunlaşmaktadır. Bu dönemde tekrarlayan kafa darbeleri, travmatik beyin hasarı riskini ciddi biçimde artırır. Bu hasar her zaman dramatik bir şekilde ortaya çıkmaz; bazen mikroskobik düzeyde olur ama etkisi davranışta, konuşmada ve düşünme biçiminde görülür. Konuşma bozuklukları, dikkat dağınıklığı, mantık kurmada zorlanma, dürtüsellik ve saldırganlık gibi belirtiler, özellikle frontal ve temporal lobların etkilenmesiyle ilişkilidir. Yani bilimsel olarak şunu söylemek mümkündür. Bir çocuğun kafasına sürekli vurulması, onun bilişsel ve davranışsal gelişimini olumsuz etkileyebilir. Ancak burada çok kritik bir nokta var. O çocuğun yaşadığı şey yalnızca fiziksel darbe değildir. Aynı zamanda sürekli korku, tehdit, aşağılanma ve güvensizliktir. Modern nörobilim bize şunu açıkça gösteriyor ki kronik stres ve şiddet ortamı, beyin gelişimini en az fiziksel travma kadar bozar. Kortizol gibi stres hormonları uzun süre yüksek kaldığında, hafıza ve öğrenmeden sorumlu beyin bölgeleri baskılanır. Çocuk düşünmeyi, anlamayı, sorgulamayı değil; hayatta kalmayı öğrenir. Bu durumda dışarıdan bakan biri için çocuk “mantıksız konuşan, saldırgan, sorunlu” biri gibi görünür. Oysa bu bir zekâ eksikliği değil, travmaya uyum sağlamış bir zihnin sonucudur.
Toplumsal ve kültürel açıdan bakıldığında ise annenizin ve çevrenin “kafasına vurulduğu için aptallaştı” demesi, bilimsel bir teşhis değil ama sezgisel bir yorumdur. Anadolu kültüründe ve birçok toplumda baş, aklın ve insanın özüyle ilişkilendirilir. “Başına vurulmuş”, “aklına vurmuş”, “kafası çalışmıyor” gibi ifadeler, davranıştaki bozulmayı bedensel bir nedene bağlama çabasıdır. Bu, bugün bize sert ve haksız gelebilir ama aslında gözlenen bir değişimi açıklama girişimidir. İnsanlar şunu görür .Aynı çocuk, zamanla daha da içine kapanır ya da daha saldırgan olur, konuşması bozulur, düşüncesi dağılır. Bunun adını koyarken de en kaba ama en anlaşılır kelimeye başvururlar.
Sosyal boyutta ise mesele daha acıdır. Şiddet gören çocuklar çoğu zaman “sorunlu çocuk” etiketiyle damgalanır. Oysa sorun çocukta değil, çocuğun maruz kaldığı ilişkidedir. Sürekli dövülen bir çocuğun zihni, dünyayı güvenli ve anlamlı bir yer olarak kuramaz. Bu da öğrenmeye, ilişki kurmaya ve kendini ifade etmeye doğrudan zarar verir. Yani toplum, önce çocuğun zihnini kırar, sonra da kırık hâlini “aptallık” diye adlandırır.
Sonuç olarak, annenizin ve çevrenin söylediği şey bilimsel bir dille ifade edilmemiş olsa da, tamamen temelsiz değildir. Bir çocuğun kafasına sürekli vurulması, hem doğrudan beyin dokusuna zarar verebilir hem de dolaylı olarak zihinsel gelişimini baskılar. Bu durum “aptallaşma” değildir; yaralanmış, korkmuş ve gelişimi sekteye uğramış bir zihin hâlidir. Belki de en acı gerçek şudur O çocuk gerçekten daha az zeki olduğu için değil, daha az güvende olduğu için öyle görünmüştür. Ve bu, bireysel bir trajedi olduğu kadar, şiddeti normalleştiren toplumların ortak sorumluluğudur.[1]
Teşekkürederim...
Kaynaklar
- Hatice Kutbay. (). Kendi Düşüncem Ve Sosyal Antropolji Okumaları.