Merhaba
İnsan çoğu zaman yaşadıklarını anlamaktan çok, yaşayacaklarını bilmek ister. Başına ne geleceğini, nerede kırılacağını, nerede mutlu olacağını önceden bilse belki daha az incineceğini düşünür. Geleceği bilme isteği, meraktan çok bir tür güven arayışıdır; belirsizliğin yarattığı huzursuzluğu kontrol altına alma çabasıdır. Ama tam da bu noktada insan, bilginin kendisinin de bir yük olabileceğini fark eder. Eğer geleceği bütünüyle bilebilseydik, onu nasıl düşünecektik, nasıl anlatacaktık, nasıl anlamlandıracaktık?[1]
Baştan sona hayatını bilen bir insan fikri, bilimsel olarak bakıldığında kader, özgür irade, hafıza, dil ve bilinç evriminin tam kesişim noktasında durur. Arrival’ın yaptığı şey bir bilimkurgu oyunu değil; insan zihninin sınırlarını görünür kılmaktır. Çünkü insan beyni, geleceği bilmekten çok geleceği tahmin etmek üzere evrilmiştir. Bu ayrım kritik bir farktır.
Kader meselesinden başlarsak: Eğer geleceği biliyorsak, özgür irade hâlâ var mıdır? Burada modern nörobilim ve felsefe şaşırtıcı bir şekilde kesişir. Spinoza’nın yüzyıllar önce söylediği gibi, “İnsanlar özgür olduklarını düşünürler çünkü eylemlerinin farkındadırlar, fakat nedenlerinin farkında değildirler.” Beyin araştırmaları da bunu destekler: Kararlarımızın sinirsel altyapısı, biz bilinçli olarak “seçtim” demeden önce oluşur. Yani özgür irade, mutlak bir serbestlikten çok, kaçınılmaz olanla kurduğumuz ilişki biçimidir. Arrival’daki karakterin geleceği bilmesine rağmen o hayatı seçmesi, özgürlüğün sonucu değil; özgürlüğün tanımıdır. Kader, yaşanacak olanlarsa; özgür irade, onları kabullenerek yaşayıp yaşamamayı seçmektir.
Hafıza bu noktada belirleyici bir rol oynar. İnsan hafızası, bir kayıt cihazı gibi çalışmaz; seçer, siler, çarpıtır. Nöropsikolog Endel Tulving’in dediği gibi, “Hafıza geçmişi saklamak için değil, geleceği inşa etmek için vardır.” Eğer bir insan tüm geleceğini sürekli hatırlasaydı, hafıza işlevini yitirirdi. Çünkü hafıza, belirsizlik üzerine kuruludur. Unutmak burada bir kusur değil, bilişsel bir zorunluluktur. Borges’in “Funes the Memorious” öyküsünde her şeyi hatırlayan karakterin düşünemez hâle gelmesi boşuna değildir; çünkü düşünmek, ayrıntıları silmeyi gerektirir. Unutamayan bir zihin yaşayamaz, sadece taşır.
Dil boyutuna geldiğimizde Arrival’ın asıl radikal iddiası ortaya çıkar. Film, Sapir–Whorf hipotezinin güçlü bir yorumunu yapar. Dil sadece düşünceyi ifade etmez, düşüncenin kendisini biçimlendirir. Dilbilimci Benjamin Lee Whorf’un ifadesiyle, “Dil, gerçekliği betimlemez; gerçekliği organize eder.” Eğer bir dil zamanı doğrusal değil, bütünsel olarak kuruyorsa, o dili konuşan bilinç de zamanı farklı algılar. Bu durumda gelecek, “henüz olmamış” değil, “zaten var olan” bir şey hâline gelir. Böyle bir bilinç için unutmak, bilgiyi kaybetmek değil; zamanın yükünü parçalara ayırmaktır.
Bilinç evrimi açısından bakıldığında ise insanın en ayırt edici özelliği, zihinsel zaman yolculuğu yapabilmesidir. Psikolog Thomas Suddendorf bunu şöyle tanımlar ve insan, geçmişte yaşayabilir ve gelecekte ölebilir tek canlıdır. Ama bu yetenek sınırsız değildir. Bilincin taşıyabileceği acı miktarı vardır. Gelecekte yaşanacak kayıpları sürekli bilerek yaşamak, evrimsel olarak işlevsiz olurdu. Bu yüzden unutmak, bilincin kendini koruma biçimidir. Nietzsche’nin “Unutabilmek, güçlü bir yaşam koşuludur” sözü burada biyolojik bir anlam kazanır.
Sonuç olarak, baştan sona hayatını bilen bir insan düşüncesi bizi bir filme değil, doğrudan insan olmanın sınırlarına götürür. Böyle bir durumda kader artık dışsal bir yazgı olmaktan çıkar, bilincin içine yerleşmiş bir gerçeklik hâline gelir. Özgür irade ise “başka türlü yapabilme” gücü olmaktan çok, olacak olanla nasıl ilişki kuracağını seçebilme kapasitesi olarak yeniden tanımlanır. İnsan, geleceği bilse bile o bilginin altında ezilmemek için unutmaya ihtiyaç duyar; çünkü unutmak, bilgiyi silmek değil, onu zamana yaymaktır. Hafıza, her şeyi tutmak için değil, yaşamı sürdürülebilir kılmak için vardır ve bilinç, taşıyabileceğinden fazlasını sürekli önünde tutamaz. Dil, zamanı nasıl kavradığımızı şekillendirirken; bilinç, bu zaman içinde anlam üretmeye çalışır. Eğer gelecek tüm ağırlığıyla sürekli mevcut olsaydı, deneyim anlamını yitirir, seçimler duygusal karşılığını kaybederdi. Bu nedenle unutmak, kader karşısında bir kaçış değil, insanın kendini koruma biçimidir. Unutma sayesinde anlar tekilleşir, ilişkiler canlı kalır, acı katlanılabilir olur. Belki de insanı insan yapan şey, geleceği hiç bilmemesi değil; bilse bile her anı ilk kez yaşar gibi hissedebilmesine izin veren bu kırılgan, sınırlı ve geçici bilinçtir. Unutmak, bu sınırların en sessiz ama en vazgeçilmez bekçisidir
Kaynaklar
- Hatice Kutbay. (). Kendi Düşüncem Ve Dilin Kökeniyle Ilgili Araştırmalarım.