“Neden bencil olmalıyız?” sorusu ilk bakışta ahlaki olarak rahatsız edici görünse de, felsefe ve sosyal bilimlerde uzun süredir tartışılan, derin ve çok katmanlı bir sorudur. Buradaki “bencillik”, gündelik dildeki çıkarcılık ya da başkalarına zarar verme anlamında değil; öznenin kendi varlığını, sınırlarını ve yaşamını ciddiye alması anlamında ele alınmalıdır. Bu bağlamda bencillik, ahlaksızlığın değil, çoğu zaman etik sorumluluğun önkoşulu olarak değerlendirilmiştir.
Felsefi açıdan bakıldığında bencilliğin savunusu açık biçimde Friedrich Nietzsche’de görülür. Nietzsche, geleneksel ahlak sistemlerinin —özellikle Hristiyan ahlakının— bireyin yaşam gücünü bastırdığını savunur. Ona göre özgecilik yüceltilirken, bireyin kendi istekleri ve güçleri suçlulukla bastırılmıştır. Nietzsche, insanın önce kendisine karşı dürüst ve sorumlu olması gerektiğini vurgular; kendi yaşamını onaylamayan bir bireyin başkalarına gerçek anlamda değer vermesi mümkün değildir. Bu nedenle Nietzsche’de “bencillik”, yaşamı olumlamanın ve öznenin kendini gerçekleştirmesinin zorunlu bir koşulu hâline gelir (Reginster, 2006 ).
Benzer bir savunma Ayn Rand’da daha sistematik ve normatif bir biçim alır. Rand, “rasyonel bencillik” kavramıyla, bireyin kendi çıkarlarını akıl yoluyla belirlemesini ve bu çıkarları başkalarına feda etmemesini savunur. Ona göre özgecilik, bireyi araçsallaştırır ve insanı kendi yaşamının öznesi olmaktan çıkarır. Rand’ın yaklaşımı tartışmalı olmakla birlikte, modern bireycilik düşüncesinin önemli bir örneğini oluşturur (Smith, 2006 ).
Psikoloji alanındaki çalışmalar da mutlak özgeciliğin sürdürülebilir olmadığını göstermektedir. Özellikle öz-belirlenim kuramı (self-determination theory), bireyin psikolojik iyilik hâlinin üç temel ihtiyaca bağlı olduğunu savunur: özerklik, yeterlilik ve ilişkisellik. Bu ihtiyaçların bastırıldığı durumlarda, bireyde tükenmişlik, depresyon ve yabancılaşma ortaya çıkar. Kendi sınırlarını ve ihtiyaçlarını gözetmeyen, sürekli başkaları için yaşayan bireylerin uzun vadede sağlıklı sosyal ilişkiler kuramadığı gösterilmiştir. Bu bağlamda “bencil” olmak, psikolojik bütünlüğü korumanın bir yolu olarak değerlendirilir (Deci & Ryan, 2000).
Ahlak felsefesinde de bencillik–özgecilik karşıtlığı giderek daha karmaşık bir hâl almıştır. Modern etik yaklaşımlar, başkaları için sorumluluk alabilmenin, önce kendine karşı sorumluluk almayı gerektirdiğini vurgular. Bernard Williams, aşırı ahlaki taleplerin bireyi kendi yaşamından yabancılaştırdığını ve etik öznenin parçalanmasına yol açtığını savunur. Bu durumda bencillik, ahlaki kayıtsızlığın değil, ahlaki öznenin korunmasının bir yolu hâline gelir (Williams, 1981 ).
Sosyal psikoloji ve evrimsel psikoloji alanında da “tam özgecilik” fikri ciddi biçimde sorgulanmıştır. İnsan davranışlarının çoğunda, doğrudan ya da dolaylı bir öz-çıkar unsurunun bulunduğu gösterilmiştir. Bu durum, bencilliğin ahlaki bir kusurdan ziyade, insan davranışının temel bir bileşeni olduğunu düşündürür. Ancak bu çıkar, her zaman kısa vadeli ya da bilinçli olmak zorunda değildir; sosyal kabul, özsaygı ve anlam duygusu da öz-çıkarın parçasıdır (Batson, 2011 ).
Bu noktada önemli olan, bencillik ile narsisizm ya da çıkarcılık arasındaki ayrımı net biçimde yapmaktır. Felsefi ve psikolojik literatürde savunulan bencillik, başkalarına zarar vermeyi değil; bireyin kendi sınırlarını tanımasını, kendi yaşamını araçsallaştırmamasını ve başkalarının beklentileri içinde erimemesini ifade eder. Kendisiyle bağı kopmuş bir bireyin, etik açıdan tutarlı ve sürdürülebilir ilişkiler kurması mümkün değildir.
Sonuç olarak “neden bencil olmalıyız?” sorusunun yanıtı, başkalarını önemsememek gerektiği değildir. Aksine, kendini önemsemeyen bir öznenin başkalarını gerçekten önemseyemeyeceği düşüncesidir. Bencillik bu anlamda ahlakın karşıtı değil; çoğu zaman onun önkoşuludur. Kendi yaşamını, sınırlarını ve değerlerini ciddiye alan birey, başkalarıyla kurduğu ilişkilerde daha dürüst, daha tutarlı ve daha etik olabilir.