Merhaba
Bazı yazarlar vardır, yalnızca kitap yazmaz; insanın dünyaya bakışına sessizce dokunur. Benim için Amin Maalouf böyle yazarlardan biri. Onu okurken yalnızca bir metin okumuyorum; sanki kimlik, aidiyet, insanlık ve kırılgan dünya üzerine uzun bir sohbetin içine giriyorum. Bu yüzden Uygarlıkların Batışı benim için sıradan bir kitap olmadı. Bir Amin Maalouf okuru olarak, onun yine insanı düşündüren ama bu kez biraz daha kaygılı, biraz daha hüzünlü bir sesle dünyaya baktığını hissettim.”
Uygarlıkların Batışı, okurken insana sadece dünyayı değil, biraz da kendi zamanını sorgulatan kitaplardan biri. Bu bir tarih kitabı gibi görünse de aslında yalnızca geçmişi anlatmıyor; bugünün kırılmalarını, korkularını ve insanlığın neden bu kadar parçalandığını anlamaya çalışan bir düşünce kitabı. Açıkçası kitabı okurken insanın içinde biraz hüzün de bırakıyor. Çünkü Amin Maalouf bir felaket tellallığı yapmıyor ama sessizce şunu soruyor: “Biz gerçekten ilerliyor muyuz, yoksa büyük bir çöküşün içine mi giriyoruz?”
Kitabın temel meselesi şu. Dünya neden bu kadar kutuplaştı? Neden birlikte yaşama kültürü zayıfladı? Neden insanlar kimliklerine daha sert sarılırken birbirlerini anlamaktan uzaklaştı? Maalouf’a göre mesele sadece savaşlar ya da siyaset değil; uygarlığın ortak değerlerinde bir aşınma yaşanıyor. Demokrasi, özgürlük, ortak akıl, hoşgörü gibi kavramlar sanki herkesin dilinde ama ruhu giderek boşalıyor.
Kitabın en etkileyici yanı bence Maalouf’un bunu çok kişisel bir yerden anlatması. Çünkü kendisi Beyrut'ta doğmuş, savaşların ve kimlik çatışmalarının tam ortasında büyümüş biri. Sonrasında Paris’e göç etmiş. Yani Doğu ile Batı arasında yaşamış bir insan. Bu yüzden kitapta ne körü körüne Batı övgüsü var ne de romantik bir Doğu güzellemesi. İkisine de gerektiğinde eleştirel bakıyor. Bir yerde şunu hissediyorsunuz. Sanki size dünya tarihini anlatan biri değil de, çok şey kaybetmiş ama hala umudunu tamamen yitirmemiş bilge bir insan konuşuyor.
Kitabı okurken zaman zaman “Evet, gerçekten de böyle…” dediğim çok yer olurdu. Özellikle sosyal medyanın insanları birbirine yaklaştırmak yerine daha da ayırması, siyasetin korku üzerinden işlemesi ve insanların artık birbirini dinlememesi üzerine söyledikleri çok tanıdık geliyor. Ama dürüst olayım, kitap bazen yoğun gelebilir; roman gibi akıp gitmiyor. Yer yer düşünmek, durup sindirmek gerekiyor.
Yazar hakkında biraz konuşursak, Amin Maalouf 1949 doğumlu Lübnan asıllı Beyrut'ta doğmuş Fransız yazardır. Gazetecilik yapmış, ardından özellikle tarih, kimlik, göç ve kültür çatışmaları üzerine yazdığı eserlerle tanınmıştır. Belki de onu özel yapan şey şu, kimlik konusunu çok insani bir yerden anlatması. “İnsan tek bir kimlikten ibaret değildir” fikrini sık sık işler. Özellikle Ölümcül Kimlikler kitabında bunu çok güçlü biçimde anlatır. Ayrıca Académie Française üyeliğine seçilmiş önemli bir edebiyatçıdır; bu, Fransız edebiyat dünyasında oldukça saygın bir konumdur.
Benim gözümde Uygarlıkların Batışı, dünyanın neden bu kadar yorulduğunu anlamaya çalışan bir insanın iç dökmesi gibi. Kitap bittikten sonra insanın aklında şu soru kalıyor. “Gerçekten uygarlık mı çöküyor, yoksa biz birbirimizi anlamayı mı unutuyoruz?” galiba Maalouf’un vermek istediği en büyük mesaj da budur. Bir uygarlık önce köprülerini kaybettiğinde yıkılmaya başlar; insanlar arasındaki görünmez bağlar koptuğunda.