Koku - 2: Feromonlar, Adet Döngüsü Senkronizasyonu ve Cinsel Reklam: Evrimsel Bir Analiz

Yazdır Koku - 2: Feromonlar, Adet Döngüsü Senkronizasyonu ve Cinsel Reklam: Evrimsel Bir Analiz
Feromonlar, her yeni araştırmayla önemleri daha da artan ve daha ilginç sonuçlar veren, vücudumuzdan dışarıya salgılanan hormonlardır. Bu makalemizde, feromonlara ve türlerine değinecek, evrimsel önemlerinden bahsedeceğiz. Ayrıca bunu ilginç ve çok tartışılan bir örnekle ele alacağız: Eğer ki yurtta kaldıysanız veya birçok hemcinsinizle bir arada uzun süre bulunduysanız, dişilerde üreme döngüsünü belirleyen menstrüal döngünün (adet döngüsünün) bir süre sonra senkronize olduğunu fark edebilirsiniz (ve tabii ki arkadaşlarınızla açık açık konuşuyorsanız). Bu konu, uzun bir süredir hem psikologların, hem biyologların, hem de evrimsel biyologların oldukça ilgisini çekmektedir. Günümüzde, bu konu halen şiddetle tartışılmaktadır ve herhangi bir sonuca varılamamıştır. Yine de, bu makalemizde, bu olgunun olası çıkarımlarını ve evrimle ilginç ilişkisini analiz etmek istiyoruz. Bu konunun, makalemizin asıl konusu olan olan feromonların anlaşılması ve henüz tartışılmakta olan bir konunun evrimsel analizinin nasıl çok taraflı yapılması gerektiğinin örneklenmesi açısından faydalı olacağını düşünüyoruz. Öncelikle, kız yurtlarında oldukça meşhur olan bu olguyu açıklayarak başlayalım:


McClintock Etkisi: Adet Döngüsünün Senkronizasyonu (Menstrüal Senkronizasyon)

İlk olarak şunu söyleyelim: bu konu, oldukça tartışmalıdır ve halen kesin bir yargıya varılmamıştır. Biz burada, konuyu tartışmak açısından, böyle bir senkronizasyonun doğru olduğunu varsayacağız ve olası nedenlerini tartışacağız. Ancak eğer ki böyle bir durumun olmadığı net bir şekilde ispatlanırsa (henüz böyle bir durum söz konusu değil), buradaki bilgilerimiz spekülatif bir tartışma olacak; ancak özellikle feromonların evrimle olan ilişkilerine yönelik her halükarda geçerli olabilecek (ve gerçek olduğu bilinen diğer örneklere paralel olan) bilgiler yer alacak. Dolayısıyla konunun aksi kanıtlansa bile (ki önümüzdeki birkaç senede bunun olmasını pek mümkün görmüyoruz), makalemiz içerisinde vereceğimiz bilgiler okurlarımıza faydalı olacaktır. Burada verdiğimiz senkronizasyon örneği ileri bir tarihte yanlışlansa da, burada aslen tartışacağımız böyle bir konunun evrimsel analizinin nasıl yapılması gerektiğidir, dolayısıyla bir yanlışlanma durumunda, bu makale bir "düşünce deneyi" olarak ele alınabilir. Bu örneğin akademik tartışmasıyla özellikle ilgilenenler, yazımızın sonuç kısmında verdiğimiz makalelere göz atabilirler. Başlamadan önce bu bilgileri verelim istedik. 

Bu kavram, ilk olarak 1971 yılında Nature dergisinde yayımlanan Menstrüal Senkronizasyon ve Baskılama başlıklı makalede, Marthak McClintock tarafından tespit ve tarif edilmiştir. Bu sebeple, buna "McClintock Etkisi" adı da verilmektedir. 


Marthak McClintock (1984)


McClintock, yaşları 17-22 arasında olan ve hepsi 4 ana koridora sahip tek bir yurt binasında kalan 135 dişi üniversite öğrencisi üzerinde çalışmıştır. Bu kişilerden son ve sondan 2 önceki adet günlerini hatırlamaları istenmiştir (ki eleştirilen yöntemlerden birisi budur, ancak daha güvenilir şekilde yapılan araştırmalar da sonuçları doğrulamıştır). Ayrıca bu kişilere düzenli olarak iletişim halinde oldukları diğer dişiler ve aynı zamanda erkekler sorulmuş, böylece bu kişilerle olan iletişimin etkileri de göz önüne alınmıştır. Ayrıca McClintock'un buradaki amacı, dişilerin sıklıkla görüştükleri grupları tespit etmekti. Bunu, bir diğer primat türünün dişilerinin sürüleri gibi hayal edebilirsiniz. Her canlı, genellikle, daha çok zaman geçirdiği bir gruba (sürüye) dahildir ve araştırmada bu gruplar belirlenmiştir. Bu grupların genelde 5 ila 10 arasında dişiden oluştuğu görülmüştür.

Araştırmasının sonucunda McCormick, bu gruplarda dişilerin adet döngülerinin, bir diğerininkinin 4 gün civarında olacak şekilde sabitlendiğini raporlamıştır. Yani önceden ayın 15. günü ve civarında adet görmeye başlayan dişilerin adet günleri, grubunkine uygun olarak değişmiş ve örneği 25. güne kaymaya başlamıştır. Başlangıçta adet döngüleri arasındaki fark ortalama 6.5 gün kadarken, bu fark bazı araştırmalarda 4.7 güne kadar azalmaktadır; yani döngüler birbiriyle senkronize olmaktadır. Üstelik McCormick, daha fazla erkekle, daha sık görüşen dişilerin adet döngülerinin kısaldığını ileri sürmüş, bunu tıpkı diğer memelilerde de gördüğümüz feromon etkisine (Whitten Etkisi) bağlamıştır. Bu konuya az sonra geleceğiz. Ayrıca araştırmasının tartışma kısmında McCormick, menstrüal senkronizasyonu yine diğer memelilerde (özellikle farelerde ve primatlarda) görülen, yine feromonların etkisine (Lee-Boot Etkisi) bağlamıştır.


McCormick'in Araştırma Verileri


Ancak az sonra değineceğimiz gibi, bu çıkarımlara ve araştırmaya hem katkı sunan, hem de karşı olan birçok makale yayımlanmıştır. Garip bir şekilde, bu makalelerin sayısı da hemen hemen birbirine eşittir ve bulgular büyük oranda birbirini dengelemektedir. 

Aslında bu durum, körelen bir yapının tür içerisinde çok geniş bir varyasyon gösterebilmesine bağlanabilir. Genellikle körelen ve işlevsiz olan bir organ, elbette ki türün tüm bireylerinde aynı anda ve aynı hızla körelmez. Zaten bildiğiniz gibi evrimsel değişimler bireylerde değil, popülasyonun genelinde gerçekleşir ve genelde popülasyon içerisinde geniş bir dağılım söz konusudur. İşte bu varyasyona, bir de organın köreliyor olmasının etkisi eklendiğinde, araştırmaların rastlantısal olarak birbiriyle uyuşmaması beklenebilecek bir sonuç olabilir. Ancak tabii ki araştırmalar bu rastgele etkileri ortadan kaldırmak adına, oldukça geniş deney grupları kullanmaktadır. Buna rağmen, bu alanda yapılan araştırmaların hiçbiri 70-150 bireyden fazlası üzerinde denenmemiştir. Bu sayılar, böyle bir araştırma için yeterince büyük olmayabilir.



Feromonlar: Genel Bir Bakış

Feromonlar, "Duyular - 1: Koku - Kendi Kokumuz, Feromonlar ve Parfümler" başlıklı makalemiz de kısaca değindiğimiz gibi, dışarıya koku yoluyla yayılan hormonlardır. Bu hormonlar, türün kendi bireylerini ayırt etmesini, bireyin kendi ailesini ayırt etmesini, düşmanları tespit etmeyi, anneyi ayırt etmeyi, karşıt cinsiyeti tespit etmeyi, vb. davranışları sağlamaktadır. Türümüzde bu sistemin etkisi oldukça körelmiştir, çünkü feromonların salgılandığı ter bezlerinden (özellikle koltuk altında ve cinsel bölgedeki) salınan feromon miktarı oldukça azalmıştır; hem de burnumuzda yer alan vomeronazal organ (feromonları algılayan organ) evrimsel süreçte körelmiştir. Ancak körelmenin tamamlanmamış olması, bu yapıların halen işlevsel olabileceğini düşündürmektedir.


Feromonların etkisini araştıran bir makaleden bir görsel...


Feromonlar, türümüzde koltuk altımızda bulunan ter bezlerinden ve cinsel organlarımızın etrafında yer alan apokrin bezlerden salgılanmaktadır. Bu kimyasalların salgısı, özellikle üreme dönemlerinde artmaktadır. İnsanların kültüründe önemli bir yeri olan "ter kokusu" ve "bacak arası kokusu" kavramının bir kısmı, esasında üreme açısından çok kıymetli olan feromonları da içermektedir.

Bugüne kadar koltuk altımızdan salgılanan 3 farklı feromon (androstenon, andtrostenol ve androstadiyenon), cinsel organlarımızın etrafından salgılanansa alifatik asit adı verilen bir grup feromon tespit edilmiştir.

Bunlardan androstenol insan dişilerinde yaygın olarak görülen feromondur. Bu feromonu salgılayan dişilerle temasta olan bireylerin, bu kişiyi daha "sıcakkanlı" ve "arkadaş canlısı" buldukları tespit edilmiştir. Üstelik androstenolün cinsellikle de doğrudan bir alakası bulunmaktadır: bu kokuyu alan erkekler, dişileri daha çekici bulmakta ve daha fazla arzulamaktadır. Dişiler, ovülasyon (yumurta üretimi) zamanlarında bu feromona karşı daha hassas hale gelmektedirler. Üstelik feromonların içeriği, zamanla da ilişkilidir: adet döngüsünün farklı zamanlarında salgılanan feromonlar, bireyler üzerinde farklı etkiler yaratmaktadır. Dolayısıyla sadece androstenol üzerinde yapılan çalışmalar bile, feromonların türlerin cinselliği açısından ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.


Androstenol molekülü... Tıpkı diğer moleküller gibi, sıradan bir kimyasaldır.


Androstenon ise ilginç bir fizyolojik değişime neden olmaktadır: iki cinsiyette de, deri elektrik iletkenliğini değiştirmektedir. Bunun sebebi, deri iletkenliğinin derinin nemi ile orantılı olması olabilir. Yani bu feromona maruz kalan bireylerde sempatik sinir sistemi tetiklenir, birey terlemeye ve heyecan duymaya başlar. Bu da, derinin nemlenmesine ve elektrik iletkenliğinin değişmesine neden olabilir. Kısaca androstenon, seks ve aşk sırasında yaşanan duyguları tetikleyen temel kimyasallardan birisi olabilir. Androstenon da, androstenol gibi erkeklerin dişilere doğru çekilmesini sağlar. Buradaki ve şuradaki iki makalemizden hatırlayabileceğiniz gibi, çoğunlukla doğada dişiler daha kıymetlidir ve erkekler, dişileri için mücadele etmek zorundadırlar (bkz: ilgili makalelerimizde anlattığımız eşey katkısı ve evrim). Ancak dişi de, erkekleri üzerine çekebilecek birçok evrimsel değişimden geçmiştir. Bunlar az sonra yeniden geleceğiz; androstenon feromonu, bunlardan birisidir.


Androstenon molekülü...


Koltuk altından salgılanan son feromon ise androstadiyenon isimli kimyasaldır. Bu feromonun, dişileri uyardığı ve duygularını tetiklediği tespit edilmiştir. Bu feromona verilen tepkiler, çevreye ve zamana oldukça bağlıdır. Yani vücut içi hormonlarının aksine, feromonların etkileri genelgeçer olmak zorunda değildir (örneğin adrenalin her zaman kalbi hızlandırır; ancak feromonlarda böyle bir durum her zaman geçerli değildir). Üstelik androstadiyenon kimyasalını koklayan dişilerin acıya toleransları yükselmekte; hatta acı algıları değişmektedir. Bu durum, cinsel birleşmenin verebileceği olası acıların azaltılması sebebiyle evrimleşmiş olabilir. Son olarak, androstadiyenona maruz kalan dişilerin, karşılarındaki erkek cinsel olarak negatif yaklaşımlar sergilese bile, daha duygusal ve anlayışlı hale geldikleri gözlenmiştir. Bu da, popülasyon içerisindeki olumsuzlukların çözülmesinde katkı sağlayacak bir adaptasyon olarak görülmektedir.


Androstadiyenon molekülü...



Son olarak, insan feromonlarından alifatik asitler (kopulinler) konusunu kısaca ele alabiliriz. Bu kimyasallar, özellikle vajina etrafından salgılanan ve 6 farklı türü tespit edilmiş olan feromonlardır. Ne var ki, daha önceden bahsettiğimiz gibi, insanlarda bu salgılar körelmektedir ve bu evrimsel değişim halen sürmektedir: örneğin, Rhesus maymunlarında bu 6 feromon da bulunuyor olmasına rağmen, insan popülasyonlarının sadece %33 civarında bu feromonların tamamının salgılanabildiği düşünülmektedir. Geri kalan bireylerde ise bu 6 feromonun sadece birkaçının salgılanabildiği bilinmektedir. Bu kimyasallar, vajinal sıvı içerisinden yayılırlar ve tahmin edilebileceği gibi, cinsellik açısından çok ciddi avantajlar sağlamaktadır. Ancak insan üremesi, son birkaç on bin yıldır sürekli kültürel bir boyutta ele alındığı ve genellikle üreme organları gizlendiği için, nesiller içerisinde bu yapıların da etkisi körelmiştir.


Kopulin molekülleri...


Tüm bu körelmeye rağmen, feromonların halen çok ciddi bir etkisi olduğu bilinmektedir. Örneğin seks sırasında karşı cinsiyetin ter kokusunu (dolayısıyla feromonlarını) alabilen bireylerin çok daha yüksek bir haz alıp, orgazm düzeyine daha kolay ulaşabildiği gözlenmiştir. Üstelik feromonların sadece üreme sırasında değil, üreme öncesinde de büyük bir rol oynadığı bilinmektedir: feromonlara maruz kalan bireylerin cinsel aktivitesi, bu hormonları alamayan bireylere göre çok daha yüksek olmaktadır. Yapılan araştırmalarda, feromonların "cinsel birleşme", "karşıt cinsiyetten birinin yanında uyuma", "buluşma/çıkma" ve "okşama/aşk/öpüşme" gibi davranış ve duyguları çok daha yüksek oranda gösterdiği ve çok daha şiddetli yaşadığı tespit edilmiştir.

İnsanda bu körelme, "salgılanma" açısından değil, "algılanma" açısından olmuştur. Yani bu feromonları halen salgılıyor olsak da, burnumuzun buna hassasiyeti oldukça azalmıştır. Burnumuzda yer alan vomeronazal organ, oldukça ufalmıştır ve reseptörlerinin tamamı çalışmamaktadır. Bunu, genetik olarak da, VMO genlerinin sahte-genler olacak şekilde körelmesinden net bir şekilde görebilmekteyiz. Bu, evrimsel biyolojinin tespitlerinden birinin genetik olarak doğrulanmasının sayısız örneğinden bir diğeridir.



Hamsterlarda vomeronazal organ...


Kedilerde vomeronazal organ...


İnsanlarda vomeronazal organ...



Bu organla ilgili bir sıkıntı, merkezi sinir sistemi ile arasında hiçbir nöral bağlantı olmadığının görülmesidir. Yine evrimsel biyolojinin embriyolojik doğrulamalarından biri olarak, bu organ ile beynimizin koku bölgesi arasındaki bağlantıların ana karnında oluştuğu, ancak sonradan körelerek yok olduğu tespit edilmiştir. İlginç bir şekilde, bazı araştırmalar, arada doğrudan sinyal iletimi olmamasına rağmen, gerekli uyarı verildiğinde vomeronazal organın beyne sinyal iletebildiği ileri sürülmüştür. Sonradan yapılan bazı diğer çalışmalarda da, burun mukozamız içerisine gömülü olan ve feromonları algılıyor olduğu düşünülen bazı reseptörler tespit edilmiştir. Ne yazık ki, bu organın insan popülasyonlarının kaçında bulunduğu ve ne kadar aktif olduğu konusunda bir araştırma henüz yapılmamıştır.

Feromonlarla ilgili anlaşılması gereken en önemli nokta, bu hormonların doğrudan değil, dolaylı olarak işlev gördüğüdür. Yani bir dişi, bir erkek feromonunu kokladığı için birden seks yapma isteği duymayacaktır. Ancak feromonun salgılanması, diğer faktörlere etki ederek cinsel birleşme ve uyarılma ihtimalini arttırıcı etkisi olabilir. Dolayısıyla, doğrudan bir çiftleşme kaynağı olmasa da, pekiştirici bir etkisi bulunmaktadır. İşte tam olarak bu sebeple, kimi zaman piyasada görebileceğiniz "afrodizyak ve feromon içerikli parfümler" iddiası tamamen saçmalık ve birer para tuzağıdır. Bu parfümlerde feromon var olsa bile, zaten körelmiş olan vomeronazal organın düşük miktardaki algı kapasitesi, ortamdaki yoğun feromonları "daha fazla" algılayamaz. Ola ki bir birey, feromonları algılayacak bir genetik ve fiziksel varyasyona sahipse, zaten karşı cinsiyetin salgıladığı feromonlar yeterli olacaktır. Üstelik belirttiğimiz gibi, bu parfümler bireylerin cinsel başarısını doğrudan arttıramazlar. Muhtemelen karşı cinsiyetin koklamaktan hoşlandığı bir koku, feromon içerikli bir parfümün etkisinden daha güçlü olacaktır.



Menstrüal Senkronizasyon ve Evrim: Gerçek Mi, Hayal Mi?

İşte bu açılardan feromonları ele aldığımızda, evrimsel açıdan ne kadar önemli oldukları anlaşılabilir. Evrimsel süreçlerde, hayatta kalma ve üreme başarısını ufak bir miktar dahi arttırabilen her varyasyon, güçlü bir seçilim baskısına maruz kalacak ve popülasyon içerisinde genellikle artacak, evrime neden olacaktır. Feromonlar, karşı cinsiyeti cinsel olarak uyarma ve onlara bilgi verme açısından önemli unsurlardır; özellikle de insan harici hayvanlarda...

Ancak insanlarda da, bu konuda birçok adaptasyon görülmektedir. Başlı başına iki ayak üzerinde yürüme (bipedalizm) evrimimizin bile doğrudan karşı cinsiyete cinsel mesaj verebilmek amaçlı olduğu ileri sürülmüştür: ayaktaki bir birey, cinsel organlarını çok daha net ve açık olarak diğer cinsiyete gösterebilir. Bunu destekleyen ve bu açıklamadan bağımsız olarak, genelgeçer bazı gerçekler vardır: örneğin dişilerde, cinsel birleşmeye hazır olunduğu zamanlarda memeler sertleşir, meme uçları açığa çıkar, kabarır ve siyahlaşır, dudaklar pembeleşir/kızarır ve şişerek büyür; vajina ise kabarır, vajina yanakları şişerek genişler, vajinal sıvı salgısı (ve dolayısıyla feromon salgısı) artar. Erkeklerde penis daha sık sertleşir, zaman zaman sperm sıvısı akıntısı görülür, terleme (ve dolayısıyla feromon salgısı) artar. İki cinsiyette de cilt daha parlak hale gelir. Tüm bunlar, cinsel reklam (cinsel sinyalleme) olarak da isimlendirilen adaptasyonlardır ve evrimsel süreçte karşı cinsiyete "hazırım" mesajı vermek için kullanılır (ironik bir şekilde, reklamcılar tarafından bu durum bolca "cinsel içerikli" olarak saptırılır ve manipüle edilir; ancak konumuz bu reklamlar değildir). Tam olarak bu sebeple, feromonlar çok önemli birer mesajdırlar.



Dişilerde cinsel reklamın en güzel örneklerinden biri dudakların kabarması ve pembeleşmesi/kızarmasıdır. Kocaman bir kozmetik endüstrisinin "ruj" ayağı, bunu yapay olarak sağlama üzerine kuruludur.



Peki tüm bunların adet döngüsü ve grup içerisindeki dişilerin adet döngülerinin senkronize olmasıyla nasıl bir alakası vardır?

Bu noktada devreye evrimsel biyoloji girmektedir: az önce dişilerin erkeklerden cinsel anlamda daha değerli olduğunu, bu yüzden erkeklerin dişileri etkilemek için birbirleriyle mücadele etmek zorunda olduklarını belirtmiştir. Ancak aynı zamanda, dişilerin de erkekleri çekmek için bazı evrimsel değişimler geçirdiğini de eklemiştik. Erkekler için en basit üreme stratejilerinden birisi, çok fazla sayıda dişi ile çiftleşmektir. Bu sayede, olası tüm kombinasyonları yaratma şansı artacaktır. Ancak tabii ki bu strateji, daha seçici erkeklerin, "doğru dişiyi" bulup kendi genlerini sadece onunla ve çok sayıda üretmesine göre dezavantajlı olabilecektir. Bu avantaj-dezavantaj dengesini, ortam ve zaman koşulları belirlemektedir. Bir diğer yöntem ise, dişilerden oluşan haremler kurarak, başka erkeklerin o dişilerle çiftleşmesine engel olmaktır. Bu strateji daha zahmetli ve zorlu olsa da, erkeklere büyük avantajlar sağlayabilir.

Dişiler, bu süreçte erkekleri üzerlerine çekip, gerekirse haremler oluşturmak için birbirleriyle etkileşim ve mücadele içerisindedirler. Çünkü erkeklerin her biri aynı kalitede değildir ve uyum başarısı en yüksek erkeğin hareminde olmak dişiler açısından önem arz etmektedir. Üstelik bu haremlerde, tıpkı daha yakın zamanlardaki imparatorluklardaki haremlerde olduğu gibi, "gözde" olan dişiler olabilecektir. İşte dişiler için, en uyumlu erkeğin hareminde, en gözde birey olmak çok ciddi bir avantaj sağlayacaktır. Bu sebeple, her ne kadar dişiler daha rahat ve seçici bir konumda olsalar da, aslında onlar da diğer dişilerle, erkekler için mücadele etmektedirler. Ancak yine de, seçici konumda olan genelde dişiler olduğundan, hangi erkeğin haremine gireceklerini kendileri seçmektedirler.

Menstrüal döngü, çiftleşme zamanlarını belirlediği için, bir dişinin doğru zamanda aktif olması çok önemlidir. Dişiler, bu konuda da birbirleriyle iletişim halindedirler ve işte bu iletişimi sağlayan yapı feromonlardır. Feromonlar ile birbirlerine istemsiz olarak sinyaller veren dişiler, diğerlerinin döngülerini hissedebilirler. Bu, tamamen bilinçsiz olarak gerçekleşen bir durumdur. 


İnsanlarda menstrüal döngü yaklaşık olarak 28.9 gün sürer ve bunun evrimsel süreçte Ay döngüsü ile paralel olarak evrimleştiği düşünülmektedir (bu ayrı bir tartışma konusudur). Ancak bu araştırmalar açısından önemli olan, sürü içerisindeki bireylerin adet döngüsü başlangıcıdır. Zira bireylerin adet döngüsü her ayın 1'inde başlayıp 30'unda bitmemektedir. Kimisinin 3'ünde, kimisinin 12'sinde, kimisinin 26'sında, vs. başlamaktadır ve bunların senkronizasyonu önemlidir.

 

Aynı grup içerisindeki (harem olması şart değildir; popülasyon içi gruplar birleşme dönemi öncesinde de, sosyal dayanışma amacıyla kurulabilir ki insanlarda görülen çoğunlukla budur) dişilerin adet döngülerinin birbiriyle senkronize olmasının ve olmamasının, hem erkekler, hem de dişiler için, hem avantajları hem de dezavantajarı vardır. Şimdi bunlara bir göz atalım:

Erkekler, eğer ki bir hareme sahiplerse, bu haremi ellerinde tutmak ve diğer erkeklerin hareme müdalesini ne pahasına olursa olsun engellemek isterler. Eğer ki dişilerin adet döngüsü, dolayısıyla çiftleşmeye hazır oldukları dönemler, birbiriyle tamamen uyum içerisindeyse, bu harem sahibi erkeğin dişileri aynı anda döllemesi gerekir ki bu çok zor bir iştir. Hele ki bir harem içerisinde onlarca dişi varsa, bunların hepsiyle seks yapmak neredeyse imkansız olacak, bu da diğer erkeklerin bu haremlere saldırmasına ve dağıtmasına neden olacaktır. İşte bu sebeple, aslında cinsel döngünün koordineli olmaması erkek için avantajlıdır: erkek, haremindeki dişilerin üreme zamanlarını takip ederek, hazır olanlarla ayrı ayrı çiftleşebilir ve dinlenip yeniden çiftleşmeye hazırlanmak için zamanı olur. Üstelik haremlere sahip olmayan türlerde, senkronize olmayan dişiler ayrı ayrı, farklı erkekler tarafından döllenebilirler. Bu da, üreme şansını oldukça arttıracaktır.

Öte yandan, bu senkronize olmayan adet döngülerinin, büyük bir dezavantajı vardır: genellikle haremler belli bir sayıya ulaştıktan sonra kontrolden çıkarlar. Bunun sonucunda ya harem küçülür ya da tamamen dağılır. Bu durum, erkeklerin haremler yerine tekil dişilerle çiftleşmelerini (tek eşliliği) beraberinde getirir. İşte böyle durumlarda, senkronizasyon büyük bir avantaj sağlayacaktır. Çünkü erkekler, normalde hem kendisi için en uyumlu dişileri seçmeye çalışmakta, hem de bu dişilerden cinsel olarak aktif olanları belirlemek zorundadır. Ancak eğer ki dişilerin adet döngüleri senkronize ise, erkekler bu yükten kurtulacak, dişiler de daha hızlı bir şekilde üreyecek bir eş bulabilecektir. Yani adet döngüleri senkronize olan dişilerden oluşan bir popülasyonda erkeklerin dişilerin cinsel faaliyetlerini tespit etmeleri gerekmez: eğer ki bir dişi aktifse, diğerleri de aktif olmalıdır.



Bir popülasyondaki dişilerin adet döngüsü senkronizasyonu yoksa, (a) şeklinde gözüken gibi bir durum oluşur ve her erkeğin, kendi üreme zamanında, aktif dişiyi bulması gerekir. Öte yandan dişilerin döngüleri senkronize ise, (b) durumu gözlenir ve her erkek bir dişiyle çiftleşebilir.



Burada bir de yalnızca dişilerin kendi arasındaki mücadele açısından ele alınması gereken bir nokta vardır: dişi baskınlığı. Genellikle hem haremlerde, hem harem harici dişi gruplarında baskın bir dişi ve daha çekinik dişiler bulunur. Baskın dişi, daha çekinik olanları domine etmesine rağmen, bu baskınlığını yitirmemek için mücadele eder. Genellikle baskın dişiler, hem genetik-fiziksel özelliklerin evrimsel uyum başarısı açısından güçlü olması, hem de davranışsal olarak baskın olmak dolayısıyla belirlenirler. Öte yandan çekinik olan daha çok sayıdaki birey, bu dişiye, ama özellikle de birbirlerine baskın gelmek için mücadele ederler. Ne olursa olsun bu baskınlık, genellikle feromonlar aracılığıyla belli olur: belli şekilde feromonlar salgılayan dişiler, diğerlerini domine ederler. Bu feromonların nasıl baskınlığı ilan edecek şekilde salgılandığı veya bu tür feromonlara nelerin katkı sağladığı henüz tam olarak bilinmemektedir.

Bu iki tür dişi arasında ilginç bazı ilişkiler bulunur: örneğin dişiler için her ne kadar baskın olmak, en uyumlu erkeği seçmek açısından faydalı olsa da, hayat kusursuz değildir ve kimi zaman uyum başarısı yüksek erkekleri, ikincil konumdaki dişiler kapabilirler. Bu açıdan, baskın dişinin etrafında çok da fazla çekinik dişi barındırması avantajlı değildir. Ancak bir diğer açı da şudur: bu ikincil dişilerin eli armut toplamamaktadır. Onlar da, kendi mücadeleleri ve geniş feromon varyasyonları sebebiyle birçok erkeği gruba çekebilmektedirler. Bu, baskın dişinin avantajına olabilir: zayıfların çektiği bir erkek, kendisinin çektiği bir erkekten daha uyumlu olabilir. 

İşte tam olarak bu sebeple ve yine, menstrüal döngünün senkronize olmasının avantajları ve dezavantajları ortaya çıkar. Çiftleşilebilecek erkek potansiyelini arttırmak için senkronize bir döngü avantajlıdır. Ancak senkronize olan bireylerin sayısı çok artacak olursa, dominant dişi, baskınlığını yitirebilir. Bu yüzden, tıpkı bazı feromonların etkisinin çevre ve zamana çok bağlı olması gibi, evrimsel açıdan hangi durumun (senkronize olan veya olmayan) baskın geleceği, çevre, zaman ve türün popülasyonlarıyla doğrudan ilişkili olacaktır.


Bir babun haremi


İlginç bir şekilde, adet döngüsü senkronizasyonu görülen popülasyonlarda, baskın olan dişinin adet zamanlarına ayak uydurulduğu görülür. Yani ikincil bireylerin adet döngüleri, bu baskın bireyin adet döngüsüne ayak uyduracak şekilde kayar. Bu da, ikincil dişilerin baskın dişiye göre bu senkronizasyondan daha fazla avantaj sağladığını görmemizi sağlar. Baskın dişinin, ikincil dişilere ayak uydurmaya ihtiyacı o kadar fazla yoktur. 



Sonuç

Makalemizden görebileceğiniz gibi, feromonlar sadece diğer hayvanlar için değil, insanlar için de oldukça önemli kimyasallardır. Bu yazımızda, adet döngüsünün senkronizasyonu üzerinden giderek feromonlarla ilgili bazı açıklamalar yaptık ve bu iki olgunun evrimsel açıdan analizini ele aldık. 

Bu konuda birçok tartışma olduğundan bahsetmiştik. Bu tartışmaların genellikle yöntemlerin hatalı olması, bulguların önyargılardan etkilenmesi ve başka araştırmaların her zaman aynı sonuçları vermemesi ekseninde olduğunu belirtmiştik. Evrim Ağacı olarak, bu durumu, körelen organların varyasyonuna bağlamakta ve daha fazla sayıda yapılacak araştırmayla bu konuların detaylarının anlaşılabileceğini düşünmekteyiz. Fark edebileceğiniz gibi, menstrüal döngü senkronizasyonunu sadece bir örnek olarak ele aldık ve evrimsel bir analizin ne kadar çok boyutlu ve çok katmanlı olması gerektiğini göstermeye çalıştık. Dolayısıyla, yazımızın girişinide dediğimiz gibi bu senkronizasyonun doğru ya da yanlış olması tartışmamızı doğrudan etkilemeyecektir. Bu konu, başta McCormick olmak üzere araştırmacılar tarafından hatalı anlaşılmış olsa da, böyle bir senkronizasyonun evrimsel açıdan sağlayacağı avantajlar ve dezavantajlar, bir "düşünce deneyi" olarak ele alınabilir. Konu hakkındaki tartışmaların boyutunu, yazımızı sonlandırmadan önce şöyle özetleyebiliriz: buradaki, buradaki, buradaki, buradaki, buradaki, buradaki, buradaki ve buradaki araştırmalar McCormick'in bulgularını doğrular ve desteklerken, şuradaki, şuradaki, şuradaki, şuradaki, şuradaki, şuradaki, şuradaki, şuradaki, şuradaki ve şuradaki araştırmalar McCormick ve diğerlerinin bulgularını yanlışlamakta veya zayıflatmaktadır. 

Umuyoruz ki feromonları ve evrimsel önemlerini anlamanız açısından faydalı bir yazı olmuştur.

Saygılarımızla.

Yazan: ÇMB (Evrim Ağacı)

Teşekkür: Beril Babacan (Evrim Ağacı Okuru)

Kaynaklar ve İleri Okuma:
  1. Nature
  2. Science
  3. Current Anthropology
  4. Proceedings of Royal Society B: Biological Sciences
  5. European Journal of Obstetrics & Gynecology and Reproductive Biology
  6. Journal of Advanced Research
  7. Biological Psychology
  8. Physiology & Behavior
  9. Psychoneuroendocrinology
  10. Animal Behaviour
  11. Ethology and Sociobiology
  12. Scientific American
  13. Straight Dope
  14. Kirk-Smith, Michael (1978). "Human social attitudes affected by androstenol". Research Communications in Psychology, Psychiatry & Behavior 3 (4): 379–384.
  15. Dunbar, Robin I. M. (1988). Primate Social Systems. London and Sydney: Croom Helm. pp. 140–3.
6 Yorum