Werner Heisenberg Sözleriyle: Çağdaş Fizikte Doğa ve Gerçeklik

Bu yazı, Werner Heisenberg ,Das Naturbild der heutigen Physik, Verlag Moderne Industrie, 1974 sy 32-36 isimli kaynaktan birebir çevrilmiştir. Çevirmen tarafından, metin içerisinde (varsa) açıkça belirtilen kısımlar haricinde, herhangi bir ekleme, çıkarma veya değişiklik yapılmamıştır. Bu içerik, diğer tüm içeriklerimiz gibi, İçerik Kullanım İzinleri'ne tabidir.

Çağdaş doğa bilimlerinin temelindeki değişikliklerin, varlığımızın temellerindeki değişmelerin bir belirtisi sayılabileceğini her zaman dile getirmişizdir. Bu değişiklikler, birçok noktada, gerek düşünce alışkanlıklarımızla yaşayışımızdaki değişmede, gerek savaş ve devrim gibi dış yıkımlarda kendini göstermektedir. Doğa bilimlerinin durumundan başlayarak hareketli temellere doğru, adım adım ilerlemek istenirse, tarihte insan bu dünya üzerinde ilk kez tek başına, dostsuz, düşmansız kalmıştır dersek, koşulları fazla basitleştirmiş olmayacağımızı sanıyoruz. İnsanın dış tehlikelere karşı yaptığı savaş bakımından, bilindik bir gerçektir bu. Geçmişte yabanıl hayvanlar, hastalıklar, açlık, soğuk ve başka doğa güçleri insanın gözünü yıldıran tehlikelerdi ve her teknik gelişme bu savaşta insanın durumunu güçlendiren bir ilerleme oldu. Dünya nüfusunun gitgide yoğunlaştığı bir çağda, yani çağımızda, yaşama olanaklarının sınırlanması ile ilgili tehlikeler her şeyden önce dünya nimetleri üzerinde hak isteyen başka insanlardan da geliyor. Ama burada tekniğin gelişmesi zorunlu bir ilerleme sayılamaz. “İnsan tek başına kalmıştır” sözünün teknik çağda daha geniş bir anlamı var. Eskiden, insan doğayla karşı karşıyaydı: Doğaüstünde yaşayan her çeşit canlıyla birlikte bir ülkedeydi ve kendi yasalarıyla yaşardı. İnsan şöyle veya böyle ona uymak zorundaydı. Bugünse, insan eliyle baştan başa değişmiş bir dünyada yaşıyoruz. Her yerde onun yarattığı şeyleri görüyoruz. Günlük hayatta kullanılan araçlar, makineyle hazırlanan yiyecekler, insan elinin değiştirdiği doğa görünümleri. Öyle ki, insan artık yalnız kendi kendisiyle karşılaşır olmuştur. Bu oluşmanın gerçekleşmekten uzak olduğu bölgeler var şüphesiz. Ama insan kaçınılmaz şekilde bir gün doğaya tamamen egemen olacaktır.

Bu yeni durum, bugünkü doğa biliminde en açık biçimiyle görünmektedir. Yukarıda da dediğimiz gibi, modern doğa bilimleri bize şunu gösterir: Maddenin, başlangıçta son nesnel gerçek sayılan parçacıklarına artık “kendinden” bir şey gözüyle bakamayız; bunlar zaman ve uzay içinde nesnel olarak saptanamazlar ve elimizde bilim konusu olarak yalnız bu parçacıklar üstüne bilgimiz var. Buna göre, atomlarla onların “kendinden” yani deneysel gözlemden bağımsız, hareketlerine ait bilgi, araştırma konusu olmaktan çıkmıştır artık. Biz, daha çok şimdi, insanla doğa arasındaki karşılıklı konuşmanın -ki bilim bunun bir parçasıdır- tam ortasındayız. 

Dünyanın öznel ve nesnel, beden ve ruh diye keyfe bağlı olarak ikiye bölünüşü artık uygulanmamakla kalmıyor, bir takım güçlükler de doğuruyor. Doğa bilimleri için de araştırma konusu artık saf doğa değil, insan tarafından soru yağmuruna tutulan doğadır. Bu ölçüde insan yine karşısında kendinden başka şey bulamamaktadır. Açıkça görülüyor ki çağımızın görevi, hayatın bütün alanlarında, bu yeni duruma uymaktır ve insan, “düşüncesindeki güvenliği” ancak bu görevi yerine getirdikten sonra bulabilir. Bu amaca götüren yol uzun ve yorucu olacaktır. Bilmiyorum, bu yolun özelliğiyle ilgili belirtileri bulmak için doğa bilimleri örneğini bir kez daha hatırlamamıza izin verilecek mi? Bu bakımdan bu kısımdan sonra “bilimsel gerçeklik” kavramı üzerinde durmak doğru olacaktır.

Kuantum kuramında, yukarıda anlatılan durum, matematikle dile getirildikten sonra kabul edilmiştir. Bu da bir mantık çelişmesi olmaksızın bir deneyin sonucunun ne olacağını önceden kestirmeyi mümkün kılmıştır. Bu yeni durum, karanlık kalan noktalar aydınlatılır aydınlatılmaz kabul edilmiştir. Demek ki matematik denklemler artık doğayı değil, onunla ilgili bilgimizi gösteriyordu. Bu da demektir ki, yüzlerce yıldan beri yapılageldiği üzere, doğayı anlatmaktan vazgeçilmiştir. Oysa on yıl öncesine kadar, bütün kesin bilimlerin doğal amacı sayılmaktaydı bu. Şimdilik, bu anlayışın atom fiziği alanına da yayıldığını söylemekle yetinmek gerekir. Çünkü deney kesin olarak anlatılabilmektedir. Ama iş kuantum kuramının felsefe bakımından açıklanması gerektiğinde düşünürlerin düşünceleri birbirinden ayrılmaktadır. Örneğin, doğanın bu yeni biçimindeki anlatımının henüz yeterli olmadığı, çünkü bilimsel gerçeğin eski idealine uymadığı, bugünkü buhranın bir belirtisi olduğu ve kesin olmadığı söylenmektedir. Bu bakımdan bilimsel gerçek kavramını daha genel olarak incelemek, tutarlı ve kesin bir bilimsel bilgi ölçüsü bulmak faydalı olur. Önceliğimizi bir dış ölçü belirlemek ile başlayalım.

Düşünce hayatının herhangi bir alanı, kesintisiz ve sürekli olarak değişim içinde kaldığı sürece, bu alanda çalışan bir kimse ikinci dereceden sorunlarla karşı karşıya kalır. Bunlar pragmatik sorunlardır ve çözümsüz de değildir ama daha önemli olan kısmı bu sorunların büyük bütünün tutarlılığı bakımından gerekli olmasıdır. Bu ayrıntılı sorunlar kendiliğinden ortaya çıkarlar. Son elli yıllık gelişmeler bu sorunları daha da ortaya çıkartmıştır. Güdülen amaç da hep doğa yasalarının büyük bütünü olmuştur. Bu bakımdan da doğa bilimlerinde bir süreklilik çözümü diye bir şeyin olması için hiçbir dış neden yoktur.

Kesin sonuçlara gelince, önce şunu hatırlatalım ki doğa bilimleri çerçevesi içinde, kesin çözümler ancak sınırlı bazı deney alanlarında olmuştur. Örneğin Newton mekaniği kavramlarının ortaya koyduğu sorunlar, kesin olarak çözümlerini Newton yasalarıyla, onlardan çıkan mekanik sonuçlarda bulmuşlardır. Fakat bu çözümler Newton’un mekanik kavramları aracılığıyla bu kavramların ortaya koydukları sorunların ötesine geçemez. Bunun için, örneğin elektromanyetizma, artık bu kavramlara dayalı çözümler sunamaz. Bu yeni denebilecek deney alanındaki araştırmalarda yeni bir takım kavramsal sistemler kurulmak zorundaydı ve bu kavramların [yeniden kurulan kavramların] yardımıyla elektromanyetizmanın doğal yasaları, matematiksel formülasyona sokulabildi. Doğa bilimlerine uygulanan “kesin” [Bestimmtheit] terimi kapalı bir  bütün meydana getiren ve matematik formülleriyle anlatılan bir takım kavram ve yasa sistemlerinin her zaman var olduğu anlamına da gelmektedir. Bazı deney alanları için geçerlidirler ve bu alanlar için evrensel bir “gerçeklik” [Echtheit] vardır; ne değişmelere, ne de gelişmelere elverişlidirler. Bu kavram ve yasalar bu nedenle yeni deney alanlarını temsil edemez. Kuantum kuramının kavram ve yasalarına da, ancak bu sınırlı anlamda “kesinlik” diyebiliriz. Sınırlı anlamda bilimsel bilgi, matematik diliyle ya da başka bir [gerçeklik] diliyle kesin olarak saptanabilir.

Başka bir şekilde şöyle anlatacağım: Kimi felsefi ahlak teorileri hukukun her zaman var olduğunu fakat genel olarak her yeni hukuksal durum için yeni bir yasa bulmak gerektiğini, yazılı yasanın ancak hayatın sınırlı bir takım alanlarına uygulanabilir olduğunu ve her zaman geçerli olmadığını söyler. Bunun gibi, kesin doğa bilimleri de şu düşünceyle yola çıkar: Önünde sonunda her yeni deney alanında doğayı anlayabileceğiz. Ancak burada “apriori”[1] olarak “anlamak” [Verstehen] sözcüğünün anlamı belirtilmediği için daha önceki dönemlerde matematik bir dile dökülen doğa bilgisi “kesin” olmasına rağmen her zaman uygulanamamaktadır. Bu durum aynı zamanda, hayattaki davranışları da etkileyen inanç önermelerini, bilimsel bilgiye dayatmaya engel olmaktadır. Çünkü bu inançları da sadece birtakım kesin bilimsel bilgilerle savunabiliriz. Oysa bu bilgiler, sadece sınırlı bir takım deney alanlarına uygulanabilmektedir. Demek oluyor ki çağımızın inanç önermelerinde içsel bir çelişme yer almakta ve bunlar insanın bir çeşit kendine yansıtmasına dayanmaktadır.[2] Şu da var ki gözlem, kesin doğa bilimlerinin dayandığı temelin sağlamlığından da şüphe duymaya götürmeli bizi. Bilimlerin temeli olan “bilimsel gerçek” kavramı, doğayı çeşitli biçimlerde anlamaya götürebilir.

Bu kavram, geçmiş yüzyılların doğa bilimlerinden başka, bugünkü atom fiziğini de kapsamaktadır. Böylece öyle bir bilgi durumu kabul edebiliriz ki, orada artık doğayı nesnelleştiremesek de, onunla ilişki kurabiliriz. Çağımızın bilimlerine göre doğanın görüntüsünden söz edebilirsek, bunu doğadan çok bizim doğayla olan ilişkilerimizin görüntüsü anlamında almalıyız. Eskiden evreni, bir yandan zaman ve uzay içinde [olgusal] bir akış, öte yandan ise bu akışı belirleyen bir ruh diye ikiye ayırırlardı ki, bu Rene Descartes’ın “res cogitans”[3] ve “res extansa[4] sına uygun düşmekteydi. Bugünkü doğa bilimlerini anlamak için bu noktadan yola çıkamayız artık. Bugün bilimin güttüğü ana amaç, her şeyden önce, insanla doğa arasındaki ilişkiler ağıdır. Bu ilişkiler sayesinde bizler, birer canlı maddesel varlık olarak, doğanın bağımsız parçalarıyız; birer insan olarak doğayı düşüncelerimizle, davranışlarımızın konusu yaparız. Doğanın seyircisi olmaktan çıkan bilim, kendini doğayla insan arasındaki karşılıklı etkilerin bir parçası saymaktadır. Seçen, açıklayan, düzenleyen bilimsel yöntem; kendisine konulan bir takım sınırları kabul etmiştir. Bu sınırları zorunlu kılan şey, yöntemin konusunu değiştirmesi, dolayısıyla da, artık ondan ayrılamaz oluşudur. Bu demektir ki, doğa bilimlerine göre evren görünümü [Schein], asıl anlamıyla doğa bilimlerine göre evrenin görünümü olmaktan çıkmıştır.


Not: Bu yazı Werner Heisenberg’in orijinal adı “Das Naturbild der heutigen Physik” olan eserinin almanca 1974 basımından kısmi olarak çevrilmiştir.

Çevirmen Notları

[1] Ç.N: Felsefenin mantık dalında, tümdengelimli akıl yürütmeyi belirtmek için kullanılan terimdir. Terim Latince kökene sahip olarak “temelde bulunan ve temelden gelen” ve bununla birlikte “ deneyimden önce gelenler” anlamında kullanılan bilgi türüdür.

[2] Ç.N: Burada Werner Heisenberg, “inanç” için toplumun inanç olarak adlandırdığı “Glaube” sözcüğünün yerine “Überzeugung” sözcüğünün kavramını hatırlatarak cevap verir. Bu bakımdan bilgi felsefesi önermeler arasında doğruluk-gerçeklik yönünde iki ayrı tutuma sahiptir. Bir kısım bilgi felsefecileri “doğruluğu” gerçeklikle uyuşmasından geldiğini söyleyerek bu uyuşmanın olduğuna dair bir “inancın” olması gerektiğini söylerler. Bu inanç zorunlu bir kabul olmalıdır ve böylece kuşkucu önermelerin tersine bir bilgiye erişebilme imkanı yaratılmış olacaktır.

[3] Ç.N: Rene Descartes felsefesinde bu kavram, bilgi felsefesi ekseninde varlığı kanıtlanan bir varlık olan insan özü için kullanılır. Buna Rene Descartes “düşünen varlık” kavramını yakıştırır.

[4] Ç.N: Rene Descartes felsefesinde fizik bilimi içerisinde yer alan bu kavram, Newton mekaniği ve bu sebeple de kozmolojisi temelinde yükselen “uzamlı nesne” kavramı için kullanılır. Ancak belirtilmelidir ki Fizik Felsefesi günümüzde “uzay”, “nesne”, “zaman”, “ağırlık” ve “hacim” gibi temel kavramları hala sorgulamaktadır.

Kaynaklar ve İleri Okuma:

Yüzük Parmağı, Diğer Parmakların Aksine Doğrudan Kalbe mi Bağlıdır?

Kadınlar, Gelir Eşitsizliğinin Yüksek Olduğu Yerlerde Seksi Selfie Çekimleriyle Avantaj Sağlıyor!

Çevirmen

Eric Rose

Eric Rose

Çevirmen

Katkı Sağlayanlar

Konuyla Alakalı İçerikler
  • Anasayfa
  • Gece Modu

Göster

Şifremi unuttum Üyelik Aktivasyonu

Göster

Göster

Şifrenizi mi unuttunuz? Lütfen e-posta adresinizi giriniz. E-posta adresinize şifrenizi sıfırlamak için bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Eğer aktivasyon kodunu almadıysanız lütfen e-posta adresinizi giriniz. Üyeliğinizi aktive etmek için e-posta adresinize bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Close
Geri Bildirim