Anton Çehov’un “Altıncı Koğuş”u, ilk sayfasından itibaren insanın içine işleyen o sessiz, ağır ve kaçınılmaz gerçeklikle karşılıyor bizi. Aslında Çehov, bir akıl hastanesinin koğuşunu anlatırken sadece oradaki hastaların değil, dışarıdaki sağlıklı insanların da nasıl bir “görünmez hapishane” içinde yaşadığını gösteriyor. Beni en çok etkileyen de bu oldu: Delilik ile akıllılık arasındaki çizginin, sanıldığı kadar net olmaması.
Hikâyede koğuşun hali, duvarların içindeki çürüme, ilgisizlik ve umursamazlık tek tek betimlenirken, aslında toplumun içten içe çürüyen vicdanına ayna tutuluyor. Doktor Ragin’in başına gelenler de bunun en acı örneklerinden biri. Akıl hastalarını anlamaya çalıştığı her adımda, toplumun kendisine “normal” diye dayattığı kalıplarla çatışıyor. Sonunda da kendi mesleği, çevresi ve düzen tarafından yok sayılıyor. Bu bana, bazen bir insanı akıllı ya da deli ilan eden şeyin bireyin kendisi değil, insanların onun hakkında verdiği hüküm olduğunu düşündürdü.