Bir ateşin karşısında oturuyorum. Karşımda bir oleacea, bir rutacea, bir castanea cesedi sarı-turuncu bir enerji patlaması eşliğinde oksijen ile tepkimeye giriyor. Birden kendimi ceset yakarken ve bunu keyifle izlerken bulduğumu fark ediyorum. Sonra düşünmeye başlıyorum, nedir bu cestler ile olan kaçınılmaz ilişkimiz? Sonra aklıma et/süt/yumurta endüstrisinin bencil, istismar edici yapısı ve bunu son derece "hak" gören homo sapiens geliyor. Kendimiz için yeni canlılar oluşturup, sonuna kadar kendi ihtiyaçlarımız için sömürüyoruz. Öyle ki; bazı canlıların bizim elimiz değmeden önceki halleriyle sonraki halleri birbirine bile doğru dürüst benzemiyor. Evrim gibi kadim bir işleyişe dahi ciddi anlamda müdahale edebilecek cürete sahibiz. Gerçekten beceriyoruz da işin garibi. Kurt gibi bir hayvandan chihuahua yaratabildik sonuçta. Ya da meyvelerin şu anki halleri, asıl hallerini görse tanıyamaz bile. Bizim çıkarımız için "evrimleştirildiler" (Tabi Harari'nin belirttiği, aslında buğday'ın bizi evcilleştirmiş olabileceği gibi ters köşe durumlar haricinde. Onu da hak ettiğimizi düşünüyorum aslında). Ve günlük hayatımızın sıradan bir parçası; sadece bize besin temin etmek amacıyla dünyaya gelmiş ve bunun için ölecek canlılar. Veganları düşünüyorum. Bu samimiyetsizlik, bencillik ve caniliğe verdikleri inkar edilemez haklı tepkiyi. Sonra kendime soruyorum canilik, vahşilik nedir peki diye. Hayatta kalma içgüdüsü mü? Peki herhangi bir şekilde herhangi bir canlıyı öldürmeden hayatta kalabiliyor muyuz? Peki sırf kendi varlığımızın devamı için bu kadar canlıyı bunun için üretip tüketme rutinine girecek kadar metalaştırabilmek gerçekten hak mıdır o zaman? Bilmiyorum. Belki de insanın kendine atfettiği anlamsız değer bu ikiliğe neden oluyor. Her iki açıdan. Bir yanda insan hayvanının hayatta kalabilmesi için tüm canlı hayatlarının birer teferruat olduğu düşüncesi; diğer yanda insan hayvanının kendi türü içerisinde hayatta kalabilmesi için kaçınılmaz olan sosyal uyum zorunluluğunun bizlere katmış olduğu ve aslında gerçek vahşi hayatla pek de bağdaşmayan "vicdan ve empati" dürtüleri. Her açıdan büyütüyoruz kendimizi. Ve bunu da anlayabiliyorum aslında ne yazık ki. Ve yine bir canlı olduğumuz gerçeğini idrak ederek. Çünkü kendine gerçek üstü bir değer biçen soylar mantıklı olarak daha çok hayatta kalıyor ve kaçınılmaz bir şekilde benim atalarım onlar oluyor. Dolayısıyla bugün hissettiğim tüm "insani ve ahlaki" duygular aslında en temel süreçlerden biri olan "doğal seçilim"in bir parçası ve genlerime işlemiş halde. Aslında bu kadar basit çoğu şey. Milliyetlerden tutun dinlere kadar. İnsana ait değerlerin hepsi. Yalnızca basit bir canlı olduğumuz ve yaşayıp öleceğimiz gerçeğiyle yüzleşme mekanizmaları. Ölmemeli ve kalıcı olmalıyız çünkü. Biyolojik olarak ölmekten kaçamasak da, alternariflerini aramaktan kendimizi alamıyoruz. Bir de "evren" denen devasa gerçeklik içerisinde yalnızca bir teferruat olan dünya gezegenindeki "canlılık" içerisinde yine yalnızca bir teferruat olan "insan" canlısının yapabildikleri var. Aslında açıkçası insanın yapabildikleri beni şaşırtmıyor. Maddenin var oluşu ve iki atomdan molekül oluşmasıyla başladı bu süreç zaten. Basit bir kimyasal dengeden canlılık gibi karmaşık bir sürece ilerleme gerçeği gibi. Başıyla sonu birbirine benzemese de süreç son derece akla yatkın ve mantıklı. Bir süreç ne kadar uzun ise başı ve sonu arasındaki bağlantıyı anlamak bir o kadar zorlaşıyor. Ama bu zorluk, sürecin mantıklılığı ve akıl almaz sonuçlara varabilmesinin "olağanlığı"nı değiştirmiyor. Evrim kadar net ve göz önünde olan bir gerçeğin hala birçok kişi tarafından anlaşılamamış olması da bu yüzden değil mi zaten? Kasıtlı saptırmalar ve cehaletteki ısrarı saymıyorum tabi. Ama her şey bir yana, homo sapiensteki ihtiras çok farklı. Mesela bir cerrah olarak ameliyata girdiğimde; kendi türümün işleyişi hakkında benden önceki tüm insanlığın tecrübelerinden gelen bu bilgi birikimine sahip olabilmek, bunun sayesinde bitmekte olan bir hayatı devam ettirebilmek, bitmiş tüm hayatların zamana kattığı tecrübeleri kendinde biriktirebilmek, yani tüm insanlık tarihinin usta-çırak ilişkisinin bir parçası olabilmek... Evet, bu yine canlılık ve (ölümü alt edemeyen insanın alternatif yollarla) hayatta kalma içgüdüsünün bir sonucu. Ama büyüleyici değil mi? Değerli mi, değersiz mi? Bilmiyorum. Ama şunu görüyorum; basit ya da kompleks, biyolojik ya da insani, sonuç olarak aslında sacede sıradan bir canlı olarak; hayatta kalmaya çalışıyorum. Bu da milyonlarca soru işaretine rağmen bana iyi hissettiriyor. Çünkü ben sadece neysem oyum; akıl almazlığım ve son derece basitliğimle, ne eksik ne de fazla...