Günlük hayatın koşuşturması içinde yürürken, aniden havaya karışan bir kokuyla adını koyamadığınız bir hisse kapıldınız mı hiç? Eski bir kütüphane kokusu, yağmur sonrası toprak esintisi ya da sadece bir saniyeliğine yanınızdan geçen yabancının parfümü… O an, sadece bir şeyi "hatırlamazsınız"; beyniniz sizi milisaniyeler içinde geçmişteki çok spesifik bir güne, o günün havasına ve tam olarak ne hissettiğinize ışınlar. Biz fark etmesek de burnumuz, kafatasımızın içinde sürekli çalışan bir zaman makinesidir.
Peki, neden diğer hiçbir duyu organımız bizi geçmişe bu kadar dikey ve duygusal bir hızla fırlatamaz? Bir resmi görmek ya da bir şarkıyı duymak anılarımızı canlandırabilirken, neden koku duyusu bizi doğrudan o anın içine hapseder? Cevap, evrimsel biyolojimizin ve nörolojik mimarimizin kusursuz bir oyununda saklı.