Tarih bazen kahramanlıkları değil, yapılması gerekenle yapılanın arasındaki korkunç boşluğu kaydetmek için vardır. Zülfü Livanelinin serenadı tam da o boşluğa 1942 yılının dondurucu kışında türkiyenin kapısına dayanan o vicdan boşluğuna dikilmiş bir edebi anıttır. Bu roman sadece bir aşk hikayesi değil bir ulusun bürokrasi siyaset ve insanlık arasında sıkışıp kaldığı en kritik anın portresidir. Hikayenin kalbinde tüm dehşetiyle "struma faciası" yatıyor Nazi zulmünden kaçan sayıları 769'u bulan mülteci Filistin'e geçiş umuduyla o döküntü gemide Türkiye sularında haftalarca bekletildi her biri hayatta kalmak için son şansını kullanıyordu ancak boğaz onlara kapalı kaldı karaya çıkmaları yasaktı i̇lerlemeleri engellenmişti.
Basitçe insanlık dışı bir karar demek kolaydır ancak serenad bizi bu basit yargının ötesine o dönemin uluslararası siyasetinin zehirli labirentine çekiyor. Romandaki profesör Wagner ve onun acı dolu geçmişi bize o günlerde Türkiye'nin Avrupa'nın iki devi Nazi Almanyası ve İngiltere arasında nasıl bir cendereye sıkıştığını gösterir.