İnsanlar çağlar boyu yaptıkları her eylemde ve yaşadıkları her dönemde bir anlam arayışı içerisinde olmuştur. Bu durumu günümüze kadar ulaşmış eserlerden ve yazılardan gözlemleyebiliyoruz. Peki, insanoğlu neden her cisme, olaya veya eyleme anlam yükleme çabası içerisindedir? Bilimsel olarak en temel cevap "içgüdü" olması muhtemeldir. Şimdiyse şu soruyu sormamız gerekiyor: Peki, içgüdü tam olarak nedir? Eğer insan olarak bu programımız geçmişten beri süregeliyorsa, ilk nerede başladı ve bu davranış gen dizilimlerimizde nesiller boyunca nasıl aktarıldı veya ne için aktarıldı? (Tekrar bir anlamlandırma çabası.)
Bu soruların cevaplarına maalesef bilimsel metotlarla ulaşamayız. Fakat şunu söyleyebiliriz: Eğer olayların ve fiillerin içerisinde anlam aramaya çalışıyorsak, yine o olaylarda büyük resmi kaçırıyoruz demektir. Çünkü eylemlerin anlamı kendilerinden değil, hizmet ettikleri üst gayeden gelir. Basitçe düşünürsek, işe gitmemizin amacı işin kendisi değil; maddi ve manevi bir kazanç elde etmektir. Fakat örneği şöyle değiştirdiğimizde: Eğer birkaç gün sonra öleceğimiz kesinse, para kazanma amacımız önemsiz kalır ve işe gitmeyi reddederiz.
Hayatta herkesin "Hayatın anlamı nedir?" sorusu olmuştur ve olacaktır. En Anadolu irfanı cevap ise, tabii ki bu soruların yersiz olduğu ve bu gibi durumlarda meşguliyetin insana iyi geleceğidir.
Senin de son günlerde hayatın amacını kendi içinde arıyor olmandan veya hayatın dışında farklı bir amaç bulamadığından dolayı bu sorular aklını fazlasıyla meşgul ediyor olabilir. Kendine hayatın içerisinde bir anlam bulmaya çalışırsan, bu anlam ebedî olmayacağından eninde sonunda yeni bir amaç aramaya başlarsın. Örneğin, "Beni herkes hatırlasın." güdüsüyle sanat, şiir veya spor gibi faaliyetlerle meşgul olup gelecek nesillere bir eser ya da başarı bırakmak amacıyla çalışırsan, hayattaki motivasyonun uzun süre devam edecektir. Bu meselede eylem; sanat, spor veya başka bir uğraş, yani hayatın içindeki iştir. Amaç ise, sen öldükten sonra bile varlığını sürdürecek olan mirastır.
Sorunun son kısmına gelecek olursak, ben de bir üniversite öğrencisi olarak öznel kimliğimle hayattaki amaç ve motivasyonumu hem süreli hem de süresiz şeylerden alıyorum. Çünkü hayatta her zaman kısa ve uzun vadeli hedeflerimizin olması gerektiğine inanıyorum. Benim için bu amaç; bir konuyu, ilmi veya bir yeteneği öğrenmek ve daha sonra başkalarına öğretebilmektir. Bunun için çabalar, bunun için mesai harcarım. Bunun yanında sosyalleşmek, dizi, film ve oyun gibi aktivitelerle vakit geçirmek, düzenli spor yapmak ve dengeli beslenerek fit kalmaya çalışmak da kısa vadeli hedeflerime hizmet eden, beni hayata karşı diri tutan meşgalelerim arasındadır.
Biz hiçbirimiz robot değiliz ve değerimiz hiçbir zaman ortaya koyduğumuz işin verimliliğiyle ölçülmedi. Her ne kadar 18. yüzyıldan sonra verimliliğe verilen önem devasa boyutlara ulaşıp üretim ve tüketim çılgınlığı kümülatif şekilde artmış olsa da hayatın amacının bu olmadığını; insanlığın mutluluk, ahlak ve benzeri değerlerinin sanılanın aksine teknolojik gelişmelerle kesin olarak artmadığını düşünüyorum (tarihte medeniyetler doğrusal değil hep döngüsel gelişir önermesi). Aksine şehir hayatı ve modernleşme çabalarımızla birlikte günden güne bireyselleşiyor, robotlaşıyor ve duygularımızı kaybetmeye başlıyoruz. Bu yüzden eskilerde olduğu gibi ulvî bir amaç veya gaye edinemiyor, kendimizi bu kapital çarkın içerisinde gelip geçici işlerle meşgul eder hâle geliyoruz.
Özetle, "Yapay zekâ devriyle insanların önemi kalmadı; bu yüzden okumayalım, çalışmayalım, uğraştığımız şeylerin artık bir anlamı yok." gibi söylemlerin zannımca bir geçerliliği yoktur. Çünkü yukarıda da söylediğim gibi, bizim değerimiz —insanın değeri— bir mal gibi ölçülecek, alınıp satılacak veya zamanla önemini yitirecek bir şey değildir..
Kaynaklar
- İbn Haldun. (1000). Mukaddime.