Dönem şartlarına göre değişir. O yüzden ben buna mensubum diyemem ancak mevcut dünya yapısına bakınca Liberal Demokrasi bana ideal bir yönetim şekli olarak geliyor. Kendimi de çağa göre o şekilde yorumluyorum. İnsanların hakları, özgürlükleri temel de tutularak oluşan bu yönetim şekli özellikle ekonomi yönündeki atılımları ile bilinir. Örneğin özel sektör desteklenir, serbest piyasa vardır. Bu sayede yatırımcı korkmaz. En büyük örneklerinden birisi SpaceX ve Amerika Birleşik Devletleridir. Bir özel sektör düşünün ki yakın zamanda Mars'a gitmek için sürekli ilerleme kaydediyor.
Binlerce cilt ütopya, felsefe ve politika külliyatı dururken buraya özlü bir paragraf yazmaya çalışmak ilginç bir çaba... :) Önce, mevcudun, genelce benimsenenin kısa eleştirisiyle başlamalı: "Libaralizm" birçok insana hoş, tatlı, modern bir kavram gibi geliyor. Oysa ne kadar muğlak bir kavram! Fikir olarak liberalizm farklı, ekonomik-siyasi bir söylem olarak farklı. Mesela bireylerin sonsuz mülk edinebilme hakkı nasıl bir açmazla sonlanır? Neticede gezegen, yöresine göre irili ufaklı mülk alanlara dönüşür... her bölgenin feodal, kaba ya da kapitalizm kuaföründen geçip [:)] süslenmiş bir "Maho Ağa"sı olur, ve doğan yeni bireyler birer Maho Ağa köyü malı olarak doğar dünyaya. Maho Ağa'ya ve ailesine liberalizm, tamam, ne güzel; ama köyün malı olarak doğan çocuğa?.. Ve de bir çocuk bilim-sanat-meslek yarışında koşuya MIT'nin karşı sokağında başlarken, biri Kahire'nin arka sokaklarındaki küflü bir barakada başladığında, bir mucize olmadıkça sonucun ne olacağı bellidir ve burada gerçek anlamda bir "yarış" ve "herkese liberalizm" söz konusu değildir. Yani "çalışan kazansın"lı genel söylemler, çalışacak olanların koşulları ve imkanları göz önünde tutulmadan söylendiğinde laf-ı güzaftır. Bu görünümün varyasyonlarını sunan güncel dünya düzeni örneğin Aldous Huxley kurgusunun[1] Alfa, Beta, Gama, Delta ve Epsilon türünden bir sınıf düzenini gerçeğe uyduruyor ve dayatıyor aslında. Ama biz görmezden geliyor ya da görebileceğimiz yerlerde durmuyoruz.
Şunu da vurgulamalı: Sosyo-ekonomik çözümlemeler barındırmayıp millet-ırk-din-inanç temelli toplum önerileri, çağrıları, söylemleri ise çok problemlidir! Çünkü neticede her toplum ekonomik, modelini, üretim ilkelerini, alt yapısını ve dolayısıyla buna bağlı toplumsal kategorilerini belirlemek zorundadır. Belirlemezse kabile olarak kalır. Sosyo-ekonomik modeli olmayan milli-dini toplaşmalar "kabile" toplaşmasından öteye gidemez. Dolayısıyla, bu soruyu, buna dikkat ederek yanıtlamak gerekir! Örneğin Kemalizm, Şeriat, Türkçülük, İngilizcilik, Amerikancılık... üst söylemi, savu ne olursa olsun altta bir sosyo-ekonomik modele oturmak zorundadır. Örneğin, şeriata göre yaşayan bütün müslümanlar sosyo-ekonomik olarak aynı zenginlik ve olanak seviyesinde mi olacaktır yoksa fakir-zengin, ağa-ırgat vb gibi kapitalizt ya da feodal kategorilerde mi olacaktır? Ya da milliyet üzerinden bir araya gelenlerin hepsi aynı sosyo-ekonomik basamaktamı olacaktır yoksa bazıları fabrikanın sahibi bazıları günlükçü işçisi mi olacaktır? Yoksa hepsi birden, bir ara siyasal aygıt sayesinde (ör.: Devlet) eşit derecede mi sahip olacaklardır o fabrikaya? Bu detaylar da önemli!
Ve, evet, peki, peki ne olmalı? Kanımca, insanlar bir araya gelip ortak kentlerde birbirine bağlı ortak hayatlar yaşayacaksa, "herkese özgürlük" mefhumunun sınırları belirlenmek zorundadır. Aksi halde kavga-savaş çıkar... Bugün de olan aşağı yukarı budur aslında. Komünizmin tartışılabilir uygulama anlayışları olabilir. Ama sınıfsız, görev bölüşümüne dayanan toplum düşüncesi, şu anda, herkese iyi bir hayat şansı sunmaya en uygun sistem önerisi gibi görünüyor... Gezegene ait varlıkların, üretim araçlarının, genel olarak "mülk"ün, sınıf gözetilmeksizin herkes için iyi bir hayat sağlamanın imkanı olarak değerlendirileceği, elbette adı "devlet" ya da başka bir şey olan bir toplumsal mekanizma tarafından denetleneceği, ancak bu toplumsal mekanizmanın niteliğinin de "zümreler" oluşturmayan ideal temsiliyete dayanacağı bir sistem önerisi...
Benim fikrimce en ideal yönetim biçimi sosyalizmdir. Sosyalizmi savunmamın nedeni, insanlık için daha adil ve eşit bir dünya yaratma idealine duyduğum inançtır. Toplumda sosyalizm hakta ön yargılar ve yanlış bilinen şeyler var.
sosyalizmde doktor ile çöpçü aynı maaşı olmaz, herkes emeğine göre maaş alır ama bir doktor ile bir çöpçünün oğlu aynı eğitim fırsatlarında eğitim görür. Bunun dışında sosyalizmde özel mülkiyet tamamen yok denilemez; daha ziyade, belirli türdeki mülkiyetlerin, özellikle üretim araçlarının özel mülkiyeti ortadan kaldırılır. Bireylerin kişisel mülkiyet hakkı (ev, araba, kişisel eşyalar gibi) korunur ve bireylerin günlük yaşamlarını sürdürebilmeleri için gerekli olan eşyalar üzerindeki mülkiyet hakları kabul edilir.
Anarşizm temelde hiçbir siyasi otoritenin topluma ön ayak olmaması gerektiğini savunan siyasi görüştür. Her düşünen insan kendi içinde koca bir krallıktır. Kimse kimseyi yüceltmez, kıçını yalamaya çalışmaz. Anarşiste göre sözünün dinlenilmesi gereken tek varlık kendidir. Stirnerin Biricik ve Mülkiyetinde görebileceğimiz üzere insan yaradılışı gereği bencil bir varlıktır ve öncüllerin peşinden gidilmesi anlamsızdır. Siyaset ve siyasi otoriteler saçmalıktır, tek gerçek insandır. Yönetilmek bir ihtiyaç değil dayatmadır. Kurduğumuz değersiz, anlamsız düzenin içinde bizler, hayvanlardan farksız muamele görerek düzene hizmet etmeye zorlanırken siyaset üstüne düşünüp bir de savunmak saçma bir çabadır. Anarşizmi yazımda örnek vermiş olmam onu savunduğum izlenimini yaratmasın, hiçbir siyasi görüşü savunmuyorum hatta aksine onlardan ve zehirli dikenlerinden kaçıyorum. Düşündüğüm ve bildiğim tek şey hepimizin bir gün ebedi karanlığa kavuşacağıdır. O gün geldiğinde insan ne olduğunu görecektir. İnsanın kendi kimliğinin peşinde koşarken içine battığı bataklıklardan biridir siyaset. Yine de devletlerin yıkıldığını, düzenlerin ve sınıfların yok olduğunu, insanların gözlerinden akan kan nehrini ve tek tek içine göçen benlik duygusunu görebilmeyi isterdim. Kaçınılmaz son budur. Gerisi boş kafaların ağızlarından çıkan dalkavukça sözlerdir.
Sosyal Demokrasi,
-Sosyal Demokrasi bana göre bir insanın tüm ihtiyaçlarını ve yaşamasını karşılayan bir yönetim biçimidir... Her insanın eşit şartlar altında çabaladığı bir yönetim biçimide denilebilir buna tabi..
Sosyal Demokrasi'de her insan eşittir. Hiçbir insanın diğerinden üstünlüğü yoktur. Zenginlik yerine birde daha çok aklı kutsar tabi bu ideoloji. Bir insan her zaman eşit doğacaktır. Bir insan kendini yöneten insanın patronu olup onu kendi seçecektir.. Bir insan daha çok zengiliği ile değil akıl ile bakınılacaktır.. Ve akıl bakımından çok da zengin olmayan kimseler akıl eğitim azıcık daha artacaktır. Bunlar Sosyal Demokrasi ile pek bir alakası olmasada benim Sosyal Demokrasimle alakalı. Eğer bir demokrasi var ise o toplumda toplum azıcık da olsa bilgili olmak zorundadır. Çünkü eğer hiçbir bilgisi olmayan bir toplumla seçim yapılırsa o seçim tam seçim olmaz.
Yani kısacası Sosyal Demokrasi bir insanın insan gibi yaşamasını sağlayabilecek en iyi yönetim biçimidir bana göre..
Okuduğunuz İçin Teşekkürler!!
Hiç biri…
Devlet; yerleşik yaşam sonrası sınıflı toplumların, üretim araçlarının özel mülkiyetine bağlı olarak açığa çıkan ve emek sömürüsünün sürekliliğini sağlayan siyasi bir zor aygıtıdır. (Baskı aracı ve egemenin sopası)
Dolayısı ile devlet var olduğu sürece ezen ezilen, sömüren sömürülen diye ayırdığımız sınıflar da var olacak ve gerçek anlamda özgürlük gerçekleşmeyecektir. Bu tespitin tek istisnası ve sadece sömürü hariç olmak üzere sosyalist devlet için geçerlidir.
Ancak özgürlük, yöneten yönetilen söz konusu olduğunda sosyalizmde de devlet bu sefer sermayenin değil fakat işçi sınıfı dediğimiz proletaryanın zor aygıtı olacağından nihai olarak sosyalistlerin bile arzuladığı ve hedeflediği bir yönetim biçimi değildir. Bir ara süreçtir ve sınıfsız, devletsiz bir süreci inşa görevi ile yükümlüdür ki adı Komünizmdir.
Komünizm, adını yerleşik yaşama geçmeden ve daha üretim aracı, özel mülkiyet ve sömürü ile sınıflar var olmadan, yani yöneten ve yönetilenin olmadığı ilkel komünal zamandan alır. O zamanda atalarımız avcı toplayıcı idi. Birlikte avlanır (herkes çalışır) ortaklaşa tüketir ( herkes payını alır) idi. Toplulukların geneli anaerkil idi ve ben değil biz olgusu toplumun temel çimentosu idi. Temel şiar ise herkese yeteneğine göre ve varolanın eşit bölüşümü.
Bunu bir merdiven basamakları olarak düşünürsek, en altta bir düzlem ilkel komünal düzeni ifade eder. Ara basamaklar sırasıyla köleci düzeni, feodal düzeni, kapitalist düzeni, proletarya diktatörlüğü, sosyalist düzen ve bu merdivenin en üstte yine düzlemsel olanı komünizmdir.
En alttaki düzlemden farkı refahtır. Çünkü bilim ve teknoloji kar için değil ihtiyaç içindir. Burada Herkese yeteneğine göre ve ihtiyacı kadar şiarı temeldir.
Dayandığı temel; bilimsel diyalektik materyalizm, güvendiği süreç evrim ve hedefi uzlaşır çelişkilerin ( her sorunun akıl ve bilim ile ve uzlaşılarak çözülebileceğinin teminatı olarak) kesintisiz devrimdir…
Bu güne kadar denemeleri pratikte her ne kadar kapitalizmin değişik baskı, tehdit, revize ve manipülasyonları ( yabancılaştırma-yabancılaşma) nedeni ile fiziksel olarak yenilmiş gibi görünse de, ideolojik olarak ve evrim-bilimsel temelde öngörü ve dayanakları çürütülememiştir.
Hatta bu öngörü ve dayanaklar öylesine sağlam bilimsel temellere dayanır ki; hiçbir şey yapmasak bile tıpkı evrimsel olarak vadesi dolan köleci düzenin feodal düzene, vadesi dolan feodal düzenin kapitalist düzene evirilişi misali kapitalist düzenin de evrimsel olarak sosyalizme ve vesilesi ile komünizme evirileceği görüşü de vardır. Adı da evrimci sosyalizmdir.
Buna itiraz eden devrimcilerin temel itiraz nedeni sürecin aşamaları değil süresinin kendisidir ve hiçbir şey yapmamanın faturasının çok uzun süre çok fazla acı, kan ve gözyaşına vesile olacağı öngörüsüdür. Bu yüzden de bu acıları en kısa sürede sonlandırmak için zor kullanılması gerektiği tespitlerinden dolayı kendilerine devrimci ismi verilmiştir.
Çok uzun ve ayrıntılı bir konu olduğu için izninizle burada nokta koymak istiyorum. Sevgiyle…