İnsan mutluluğu bence ne geçmişte ne gelecekte aramalı.Geçmiş geçmişte kaldı onu düşünmek bir zaman kaybı, gelecekse bilinmezliklerle dolu mutluluk sadece yaşadığın o andır. O anı anlamladırabilmektir. Mutluluğa en çok yaklaşan filozof bence Nietzsche' dir. Onun görüşüne göre mutluluk:Yaşamı hissetmek,güçlükleri aşmak ve hayatın acı tatlı bütün yönlerini kabul edip uyum sağlamaktır.
Merhaba
Bazen durup kendime şunu soruyorum. “Ben gerçekten mutlu muyum, yoksa sadece günleri mi geçiriyorum?” Bu soru ilk bakışta basit gibi ama içine girdikçe insanı biraz huzursuz eden bir tarafı var. Çünkü çoğu zaman mutluluğu çok büyük şeylerde aradığımı fark ediyorum her şeyin yolunda gitmesi, hayal ettiğim hayatı yaşamam, hiçbir eksik kalmaması gibi. Ama sonra dönüp baktığımda, aslında beni en çok etkileyen anların bunlar olmadığını görüyorum.
Bir akşamüstü yorgun argın otururken gelen bir iç huzuru, beklemediğim bir anda edilen samimi bir sohbet ya da sadece kendi kendimle kaldığım bir an. Bunlar çok küçük gibi görünüyor ama içimde daha kalıcı bir iz bırakıyor. O zaman şunu anlıyorum belki de mutluluk, peşinden koştuğum bir hedef değil; fark etmeyi çoğu zaman unuttuğum bir hal ve belki de asıl mesele, hayatı mükemmel yapmak değil, içinde zaten var olan o küçük, sessiz iyi hisleri kaçırmamayı öğrenmek. Mutluluğun kaynağı tek bir yerde değil, aslında insanın kendiyle, başkalarıyla ve dünyayla kurduğu ilişkilerin tam ortasında bir yerde duruyor. Bu yüzden ona tek bir cevap vermek zor; ama farklı açılardan bakınca yavaş yavaş şekilleniyor.
Felsefi açıdan bakarsak, mutluluk çoğu zaman “nasıl yaşamalıyım?” sorusuna verilen cevapla ilgili. Aristoteles mutluluğu bir duygu değil, bir “iyi yaşama hali” olarak görür. Ona göre mutlu olmak, erdemli bir hayat sürmekle ilgili; yani doğru olanı yapmak, potansiyelini gerçekleştirmek. Bu bakışta mutluluk gelip geçen bir his değil, bir yaşam biçimi. Friedrich Nietzsche gibi düşünürler bu fikri biraz sarsar; ona göre mutluluk rahatlıkta değil, mücadelede ve anlam yaratmada gizlidir. Yani bazen acı çekmek bile, eğer hayatına bir anlam katıyorsa, mutluluğun bir parçası olabilir.
Psikolojik açıdan baktığımızda iş biraz daha iç dünyaya kayıyor. Modern psikoloji, özellikle Martin Seligman ile birlikte şunu söylüyor. Mutluluk sadece haz almak değil; anlam, bağlılık ve başarı gibi şeylerin birleşimi. Bir işi yaparken zamanın nasıl geçtiğini unuttuğun anlar var ya, işte o “akış” hali gerçek mutluluğun güçlü parçalarından biri. Ayrıca insanın kendini değerli hissetmesi, sevildiğini bilmesi ve bir şeye ait olması da çok kritik. Yani mutluluk biraz da zihnin nasıl çalıştığıyla ilgili aynı hayatı yaşayan iki insan, biri mutlu diğeri mutsuz olabilir.
Sosyolojik açıdan ise iş daha da genişliyor. Çünkü insan tek başına mutlu olabilen bir varlık değil. Aile, arkadaşlıklar, toplumdaki yerin, ekonomik koşulların hepsi mutluluğu etkiliyor. Güçlü sosyal bağları olan insanların daha mutlu olduğu çok net bir gerçek. Yalnızlık, modern dünyanın en büyük mutsuzluk kaynaklarından biri haline gelmiş durumda. Ayrıca toplumun sana sunduğu “başarı” ve “mutluluk” tanımı da seni etkiliyor. Sürekli daha fazlasını istemeye yönlendiren bir sistemde, elindekilerle mutlu olmak zorlaşabiliyor.
Samimi olmak gerekirse, mutluluk biraz da kabullenmekle ilgili. Hayatın her zaman istediğin gibi gitmeyeceğini kabul etmek, ama buna rağmen küçük şeylerde bile bir anlam bulabilmek. Bazen bir çay içmek, bazen sevdiğin birinin sesi, bazen de sadece huzurlu bir akşam .Mutluluk çoğu zaman büyük anlarda değil, fark edilmeyen küçük anlarda saklı.
Kısacası mutluluk ne sadece içimizde, ne sadece dışarıda. Ne tamamen düşüncede, ne tamamen koşullarda. İkisinin arasında bir denge. Kendinle barıştığın, başkalarıyla bağ kurabildiğin ve hayatına bir anlam katabildiğin yerde yavaş yavaş ortaya çıkan bir şey. Belki de en doğrusu şu mutluluk aradığın bir şey değil, fark ettiğin bir şey.[1]
Teşekkür ederim.
Bu soruya halihazırda güzel bir yanıt yazılmış olduğundan, ona eklenecek, bir şiirin birkaç dizesi geldi aklıma... "Tohumumun sırrını yaşarım ben, sonuna dek, başka tasam yoktur. İçimdeki Tanrısallığa ve Kutsallığa güvenirim. Çünkü insanın yurdu ya içindedir ya hiçbir yerde. Her ne zaman üzgün olduğumda ya da hayatı katlanılmaz bulduğumda bir Ağaç bana der ki, "Sus ve bak bana! Yaşamak kolay değil, yaşamak zor da değil. Çocuksu düşünceler bunlar. Bırak konuşsun içindeki Tanrı , o zaman susarlar." Lakin uludur Ağaçlar, senden ulu, tıpkı uzun soluklu ve dingin yaşamlarının seninkinden uzun olduğu gibi. Lakin bilgedir Ağaçlar senden bilge; onları dinlemediğin sürece. Ama her ne zaman onları dinlemeyi öğrendiğinde, işte o zaman ne Ağaç olmak istersin ne başka bir şey. Artık kendinden başka hiçbir şey olmak istemezsin. İşte budur yurt, budur mutluluk... (Hermann Hesse- Ağaçlar)
Bu soruya cevap vermeden önce, beynimizin bize oynadığı küçük bir evrimsel oyunu anlamamız gerekir. İnsan, hayatta kalma güdüsüyle sürekli daha fazlasını istemeye ve elde ettiği yeni standartlara (yeni bir ev, yeni bir maaş, yeni bir eş) hızla alışmaya programlanmıştır. Bu nedenle mutluluğu dışsal koşulların mükemmelliğinde veya anlık hazların peşinde aramak, sonu gelmeyen bir koşu bandında koşmaya benzer.
Peki mutluluğu nerede aramalıyız? Mutluluğun kaynağı tek bir noktada değil; insanın kendiyle, çevresiyle ve yaşamın kaçınılmaz acılarıyla kurduğu dengede saklıdır.
Mutluluk denilince akla genellikle Aristoteles'in Eudaimonia (erdemli ve anlamlı yaşam) kavramı gelse de, insanın günlük hayattaki mutluluk arayışını en gerçekçi şekilde tanımlayan filozof bence Epiküros'tur.
Günümüzde "Epikürcülük" yanlış anlaşılarak sürekli yeme-içme ve haz peşinde koşma olarak bilinir. Oysa Epiküros'un mutluluk tanımı son derece sade ve vurucudur: Mutluluk, bedende acının, ruhta ise çalkantının olmaması halidir. Buna "Ataraksia" (ruhsal dinginlik, sarsılmazlık) adını verir.
Epiküros arzularımızı üçe ayırır:
Doğal ve zorunlu olanlar: Yemek, içmek, barınmak, dostluk. (Mutluluğun asıl kaynağı burasıdır.)
Doğal olup zorunlu olmayanlar: Lüks yemekler, şatafatlı evler.
Ne doğal ne de zorunlu olanlar: Şöhret, güç, sınırsız zenginlik.
Epiküros'a göre insan, mutluluğu 3. maddeye ulaşmakta aradığı için mutsuzdur. Oysa gerçek ve kalıcı mutluluk, 1. maddedeki temel ihtiyaçların karşılandığı, sağlam dostlukların kurulduğu ve zihnin gereksiz korkulardan (ölüm korkusu, gelecek kaygısı) arındırıldığı o sessiz dinginlik halindedir.
Epiküros'un binlerce yıl önce felsefeyle ulaştığı bu dinginlik halini, modern psikoloji de destekliyor. Pozitif psikolojinin kurucularından Martin Seligman, kalıcı mutluluğu sadece anlık neşe olarak değil; PERMA modeliyle (Olumlu Duygular, Akış/Bağlanma, İlişkiler, Anlam ve Başarı) açıklar. Yani sevdiğiniz bir işi yaparken zamanı unutmak, sağlam sosyal bağlar kurmak ve hayatınızda kendinizden daha büyük bir "anlam" bulmak mutluluğun asıl formülüdür.
Mutluluk, peşinden koşarak yakalanacak bir hedef, ulaşıldığında biten bir varış noktası veya her şeyin kusursuz olma hali değildir. Hayatın her zaman istediğimiz gibi gitmeyeceğini kabullenmek; fakat buna rağmen bir akşamüstü içilen çayda, derin bir dost sohbetinde veya sadece kendi başımıza kaldığımız o dingin anlarda yaşamı "fark edebilme" becerisidir. Mutluluk aranan değil, inşa edilen ve fark edilen bir haldir.
İnsan mutluluğu nerede aramalıdır sorusu, felsefenin "iyi yaşam" (eudaimonia) arayışının merkezinde yer alır. Bu soruya verilecek tek bir yanıt olmasa da, modern insanın karmaşası ve anlam arayışı göz önüne alındığında, mutluluğu dışsal hazlarda veya değişken koşullarda değil, kendi karakterinde, rasyonel seçimlerinde ve doğayla uyumlu yaşamında arayan Stoacı felsefe, özellikle de Epiktetos, bu soruya en çok yaklaşan ve uygulanabilir bir perspektif sunan figürdür.
Epiktetos’a göre mutluluk, insanın kontrol edebildiği şeyler ile kontrol edemediği şeyler arasındaki sınırı çizebilme becerisidir. İnsan mutluluğu "dışarıda" (zenginlik, itibar, başkalarının ne düşündüğü, hatta sağlık gibi) aradığı sürece, sürekli bir hayal kırıklığına mahkumdur çünkü bu unsurlar bizim irademizin dışındadır ve her an elimizden alınabilirler. Epiktetos, mutluluğu "içsel özgürlük" ve "irade terbiyesi" olarak tanımlar. Ona göre mutlu insan, olayların kendisinden değil, o olaylara yüklediği anlamlardan sorumlu olduğunu kavrayan kişidir. Bir şeyin başına gelmesi felaket değildir; o şeye "felaket" etiketini yapıştıran bizim yargımızdır. Dolayısıyla mutluluk, dış dünyayı değiştirmeye çalışmak değil, içsel yargı mekanizmamızı disipline ederek, hiçbir dış koşula bağlı kalmadan kendi huzurunu inşa edebilmektir.
Bu yaklaşım, mutluluğu ulaşılması gereken bir zirve (gelecekteki bir ödül) olmaktan çıkarıp, her an "burada ve şimdi" uygulanabilecek bir pratik disiplin haline getirir. Epiktetos’un felsefesi, modern insanın maruz kaldığı tüketim çılgınlığı, dijital onaylanma arayışı ve belirsizlik korkusuna karşı panzehir niteliğindedir. O, mutluluğu dışsal bir başarı değil, karakterin mükemmelleştirilmesi süreci olarak görür. Mutlu olan kişi, dış dünyada fırtınalar kopsa bile, kendi zihninin sınırları içinde sarsılmaz bir kale inşa etmiş olandır. Yani mutluluk, dışarıda bir yerde bulunan bir nesne değil, hayatın zorluklarına karşı takındığımız tavrın kalitesidir.
Epiktetos’un bu "kontrole odaklanma" ve "yargıları yönetme" biçimindeki mutluluk tanımı, bugün psikolojideki Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) gibi birçok yöntemin de temelini oluşturmaktadır. Bu görüş, mutluluğu bir varış noktası değil, bir yetkinlik ve karakter disiplini olarak konumlandırarak, insanın elinde olan yegane şeye, yani kendi aklına ve tepkilerine tutunmasını sağlar.
Yine çok güzel bir yanıt daha yazılmış "Mutluluğun Kaynağı Ne?" sorusuna... Onu okuyunca, Epiktetos'un mutluluk ve sevinç ile ilgili sözüne bir ekleme yapmak istedim. Arkadaşımızın dünkü yanıtında belirttiği gibi, Epiktetos, "Gerçek sevinç, içten gelendir." diyerek başladığı sözü, şu cümlelerle sürdürür. "İnsan" der, "kendi içindeki sevincin kaynağına ulaştığında, bir maden bulmuş gibi olur. O madenin derinliklerine inip kazdıkça da daha fazlasına ulaşır..."
Peki nedir ki, insanı kendi içindeki öz sevincin kaynağına götürecek olan? Arkadaşımızın yazısında belirttiği ve de Stoacıların mutluluğun kaynağı olarak gördüğü, "kendi karakterimizi biçimlerken ya da rasyonel seçimler yaparken" mihengimiz ne olmalı? Doğayla uyumlu yaşantımız mı? İnsan doğasıyla ilgilenen düşünürlerin bilgisi mi?
Bir ağacın sakince durup hiç telaşsız dallarını dört bir yana uzatabilmesiyle oluşan huzur dolu görüntünün sırrını, doğayla uyumlu yaşantısı gereği verdiği meyve ve tohumlarda arayası geliyor insanın. Ama onların, neden kendilerindeki varoluşsal özleri eğitim görmeksizin verebildiklerini henüz bilemiyoruz. Oysa insandaki irade aşaması gereği, kendi içindeki öz cevherleri açığa çıkarması, ancak sorgulaması ve kendini eğitmesiyle mümkünmüş gibi görünüyor. Tarih boyunca, kâh ahlak eğitimiydi her şeyden önemlisi(ki, ahlak öz Türkçede "iyi huy, güzel davranış demektir), kâh beşeri bilimler oldu daha önemli olan. Oysa insan üç yönlü bir varlıksa, üç yönünü de belli oranlarda eğitmeli değil midir? Fizik bedeni, duygusu ve düşüncesi... üçü de içine doğduğu dünyanın gerçeklerinden beslenebilmenin özlemiyle yanılıp yakılmaktayken, sanırım insan olarak bu üçünün oranlamasında yanılgıya düşebiliyoruz. O halde nedir, ne olmalıdır bunun oranı, orantısı?