Martin Buber’e göre, Nietzsche’nin yaptığı gibi Tanrı’nın öldüğünü ilan etmek, sa-
dece insanın kendisinden mutlak biçimde bağımsız olan bir gerçekliği idrak etmekten ve
onunla ilişki kurmaktan aciz olma anlamına gelmektedir.
"Tanrı" ölmüş olabilir, ancak bu, yeni "tanrılar" yaratamayacağımız anlamına gelmez.
Nietzsche'nin tanrısı üst insan konsepti, Marcus Aurelius'un tanrısı doğa, Gary Yourofsky'nin tanrısı veganizm, Atatürk'ün tanrısı Türkiye Cumhuriyeti idealiydi. İlk bakışta birbirinden farklı görünseler de hepsinin ortak bir noktası vardı: Kendilerinden daha büyük, daha "ulvi" bir şeye hizmet ediyorlardı.
İnsanın kendisinden daha büyük bir ideale bağlanmasının rahatlatıcı bir yönü vardır. Çünkü ona hizmet edebilirsin, ancak ona zarar veremezsin. Hayatındaki her şeyi mahvetmiş olsan bile, o ideal varlığını sürdürmeye devam eder ve sen, kendini toparladığında ona yeniden hizmet edebilirsin.
Bu yüzden bireyin yalnızca kendi mutluluğunu amaç edinmesi felsefi bir hata olabilir. Mutluluk, kontrolümüz altında olmayan bir şeydir; bazen her şeyi doğru yapsak bile ona ulaşamayabiliriz.
Zihin bedene emreder ve beden itaat eder. Zihin zihne emreder ve direnişle karşılaşır.
Oysa kendimizden büyük bir ideale hizmet etmek, başarıya ulaşılabilir somut bir yol sunar.
Örneğin, Marcus Aurelius... O, bir imparatordu ve her türlü dünya nimetini elinin altında bulundurmasına rağmen, yine de bir "tanrıya" hizmet etmeyi seçti: Doğaya. Hayatı boyunca kronik hastalıklarla boğuştu, fiziksel acılar çekti. Ancak onun günlüğünü okuduğumuzda, hayatından memnun olduğunu görebiliyoruz. Çünkü onun için önemli olan kendi rahatlığı değil, doğaya hizmet etmekti. Kendi varlığını önemsiz görerek, daha büyük bir şeye adanmanın huzurunu yaşadı.
Bu noktada, yeni bir "tanrı" yaratırken bazı kriterler belirleyebiliriz:
Sonuç olarak bence kişi bu kriterlere uygun olan bir tanrıyı "hazır alabilir" yani stoacılık gibi felsefi bir ekole bağlanabilir veya kendi tanrısını sıfırdan inşa edebilir.
Nesnel Öznel kavgası insanlık tarihi kadar eskidir!
İnsan, hayatını sürdürebilmek için üretmek zorundadır. Her tür üretim, dağıtım, tüketim sürecine ekonomi adı verilir.
Fakat insan aynı zamanda bunu kolektif olarak ve sosyal bir varlık oluşundan kaynaklı benzerleri ile yapmak zorundadır ki onu besin zincirinin tepesine oturtan şey budur.
İşte bu nedenle de üretim aynı zamanda nihai olarak bir bölüşüm sürecine de varır. İşte üretilenin nasıl bölüşüleceğinin kararını verme süreçlerine de siyaset ( politika) adı verilir ki türümüzü diğer benzerlerinden ayıran en önemli şey politik hayvan oluşudur.
Buraya kadar ki içerik, nesnel, evrimsel ve maddi temellidir. Bunu borçlu olduğumuz şey ise, tüm bu süreçlerin yaratıcısı olan emektir. İşte bu nedenledir ki, dünyaya bu gözlükler ile bakanlar için ve hak edilmiş olarak en yüce değer emektir ve nesneldir.
Ancak kimine göre durum tam tersidir. Yani özne esastır ve bu nedenle emek yerine fayda en yüce değer olarak konumlanmalıdır. Ancak burada faydanın kendisi muğlaktır.
Şayet özne temel olacaksa, fayda da bu özneye özgü olmalıdır. Faydanın öznenin tekelinde olması esasında bizi biz eden toplumsal mecburiyete, kolektif emeğe ve vesilesi ile nesnel olana bir meydan okumadır.
Bu meydan okumanın somut, evrim-bilimsel temeli olmadığı gibi, bu iddia sahiplerinin böyle bir derdi de yoktur. Ancak böylesi bir derdin olmayışı, bu düşünceyi; çıkış kökeni itibarı ile savunanların amacından bağımsız olarak, öznel idealizmin ve vesilesi ile bugün egemen olan sömürü çarkının kucağına itmiştir.
Ki bu, Metafizik dediğimiz, bugün emperyalist dünyada karşılık bulan ve “işime yarayan her şey mubahtır” tezine dayanan pragmatizm (faydacı felsefe) aparatının doğumuna vesile olmuştur.
Nietzche’nin, Tanrıyı öldürürken ki kastı, tanrının ölümü hak etmesi değil; insanların, yaşadıkları adaletsizliklerden dolayı onu terk etmesi ve artık inanma şevklerini yitirmeleridir. Hem de bir Pazar yerinde.
Ekolümüz elbette var ve temelinde somut, maddi evrenin ve evrimin, bilimsel kriterlere uygun olarak akla dayanan emek eksenli felsefesi, bilimsel diyalektik materyalizmdir. Daha sonra buna ustalar “Tarihi” ifadesini de eklemiştir. Sevgiyle…
Nietzsche’nin “Tanrı’nın ölümü” ifadesi, yalnızca Tanrı’nın var olmadığına dair bir iddia değildir. Bu ifade, geleneksel değerlerin, metafizik inançların ve ahlaki sistemlerin artık insan yaşamına yön veremeyeceğini, modern dünyada çöküşe uğradığını anlatır. Nietzsche’ye göre Batı düşüncesi yüzyıllardır Platonculuk ve Hristiyanlık ekseninde şekillenmişti. Ancak bilimsel ilerleme ve sekülerleşme, bu değerleri temelden sarsmış ve insanı kendi başına bırakmıştır. Tanrı’nın ölmesi, insanın artık dışsal bir otoriteye, aşkın bir ideale ya da mutlak bir hakikate yaslanamayacağı anlamına gelir. Bu durum, bazıları için büyük bir felaket, bazıları içinse yeni bir başlangıçtır.
Eğer artık ilahi bir düzen, kozmik bir amaç ya da mutlak bir ahlak yoksa, insan yaşamında neye hizmet etmelidir? Nietzsche’ye göre bu sorunun cevabı, bireyin kendi anlamını yaratmasında yatar. O, eski değerlere nostaljik bir şekilde tutunmayı, onlara yapay anlamlar yüklemeyi reddeder. Ona göre bu tür bir tutum "köle ahlakı"nın devamıdır. Bunun yerine, bireyin kendi iradesini ve gücünü ortaya koyarak Üstinsan’a dönüşmesi gerekir. Üstinsan, değerlerini kendisi yaratan, hayatı bir sanat eseri gibi şekillendiren, iradesini zayıf ahlaki kısıtlamalara feda etmeyen kişidir. Yani, insanın hizmet etmesi gereken şey, kendi potansiyelidir. Ancak bu kolay bir yol değildir. Nietzsche, nihilizmin tehlikesine de dikkat çeker. Eğer insan yeni değerler yaratamazsa, varoluş anlamsız hale gelebilir ve çöküş kaçınılmaz olur.
Varoluşçular ise Nietzsche’den farklı ama benzer bir noktadan hareket ederler. Sartre, “varoluş özden önce gelir” diyerek, insanın dünyaya herhangi bir öz veya anlamla doğmadığını, aksine kendi varoluşunu kendisinin inşa etmesi gerektiğini söyler. Eğer Tanrı öldüyse, insan tamamen özgürdür ama aynı zamanda korkutucu bir şekilde sorumludur. Artık insan, kendi anlamını yaratma zorunluluğuyla karşı karşıyadır. Ancak bu sorumluluğu almak istemeyenler, Sartre’ın “kötü niyet” dediği duruma düşerler; yani, özgürlüğü reddederek kendilerini dışsal değerlere teslim ederler. Ona göre insanın hizmet etmesi gereken şey, kendi özgürlüğü ve sorumluluğudur.
Camus ise Tanrı’nın ölümünün ardından ortaya çıkan anlamsızlığı ve absürdü kabul etmenin önemine vurgu yapar. Ona göre, evrenin bir anlamı yoktur ve insan bu anlamsız evrende anlam aramaya devam ettikçe absürd bir durum doğar. Ancak çözüm, nihilizme düşmek değil, bu absürdü kabullenerek yaşamı olduğu gibi kabul etmektir. Camus'nün Sisifos miti, bu düşüncenin en güzel örneğidir: Bir kayayı sonsuza kadar bir dağın tepesine itmek zorunda kalan Sisifos, kaderinin anlamsız olduğunu bilmesine rağmen pes etmez ve bu anlamsızlığın içinde bir meydan okuma bulur. İnsan da aynı şekilde, hizmet edecek bir amaç bulmak zorunda olmadan yaşamı yaşayabilir.
Bunun yanında, pragmatist bir bakış açısı, insanın bireysel ve toplumsal faydaya hizmet etmesi gerektiğini öne sürer. William James ve John Dewey gibi düşünürler, eğer evrensel hakikatler ve mutlak değerler yoksa, geriye yalnızca insanın kendi deneyimlerinden ve toplumsal bağlarından yola çıkarak inşa edebileceği bir hayat kalır. Onlara göre hizmet edilmesi gereken şey, insan deneyimini zenginleştiren, insanları bir araya getiren, bilimi, sanatı ve ahlakı işlevsel hale getiren bir çerçevedir. Bu bakış açısında, bireyin amacı sadece kendini gerçekleştirmek değil, aynı zamanda içinde bulunduğu toplumu ve dünyayı daha iyi bir hale getirmektir.
Ancak postmodern düşünürler, bu tür anlam arayışlarını bile sorgular. Lyotard, Baudrillard ve Foucault gibi isimler, büyük anlatıların çöktüğünü ve artık evrensel bir anlamın mümkün olmadığını söylerler. Eğer her şey birer sosyal inşaysa ve gerçeklik bile bir simülasyona dönüşmüşse, insanın bir şeye hizmet etme fikri bile bir yanılsama olabilir. Baudrillard’ın simülasyon teorisi, günümüz dünyasında gerçekliğin yerini imgelerin ve göstergelerin aldığını savunur. Bu durumda, insan hizmet edilecek bir şey aramak yerine, yaşamı bir oyun gibi deneyimleyebilir ve ona ciddiyet atfetmeksizin var olabilir.
Diğer taraftan, seküler hümanizm, insanın hizmet etmesi gereken şeyin yine insanlık olduğunu savunur. Dini bir çerçeveye bağlı olmadan da ahlaki bir yaşam sürebileceğimizi, bilimin, sanatın ve insani değerlerin bir rehber olabileceğini öne sürer. Richard Dawkins, Carl Sagan ve Steven Pinker gibi isimler, insanın doğanın bir parçası olarak bilimsel düşünceyi, etik gelişimi ve entelektüel ilerlemeyi hedeflemesi gerektiğini savunurlar.
Sonuç olarak, Tanrı’nın ölümü insanı mutlak bir anlamın yıkıntıları arasında bırakmıştır. Kimi bireyler için bu yıkıntılar arasında yeni değerler yaratmak, kimileri için özgürlüğü benimsemek, kimileri içinse anlam arayışından vazgeçmek bir çözüm olabilir. Belki de en doğru cevap, herkesin kendi cevabını yaratmasında yatıyordur. Ama kesin olan bir şey var ki, Tanrı’nın ölümünden sonra insan kendi yönünü bulmak zorundadır.