Merhaba, sorduğunuz soru, felsefenin en temel ve zorlu alanlarından birine, yani ahlakın kaynağı ve meşruiyetine dokunuyor. "Dinin, ahlakını uygulatmak için ilahi bir güçle (cehennemle) tehdit etmesi doğru mudur?" sorusunu cevaplayabilmek için, öncelikle daha temel bir soruyu incelememiz gerekir: "Ahlak" nedir ve temeli neye dayanır?
Bu konudaki felsefi tartışmaları iki ana başlık altında toplayabiliriz: Ahlaki Görecelik ve Evrensel Ahlak.
1. Seçenek: Ahlaki Görecelik (Rölativizm)
Bu görüşe göre, mutlak ve evrensel bir "iyi" veya "kötü" yoktur. Ahlak, kaynağını bireylerin kişisel tercihlerinden, kültürlerden veya toplumların üzerinde anlaştığı "toplum sözleşmelerinden" alır.
Bu bakış açısının mantıksal sonuçları şunlardır:
- Ahlak Özneldir: Benim için "doğru" olan, sizin için "yanlış" olabilir. Bir katilin eylemini kendi mantığı içinde "gerekli" veya "faydalı" görmesi ile bizim onu "kötü" olarak nitelememiz arasında nihai bir hakem yoktur.
- Kültürel Değişkenlik: Bir toplumun (örneğin Nazi Almanyası'nın) kendi ideolojisi içinde meşrulaştırdığı ve ahlaki bulduğu bir eylem (soykırım), başka bir toplumun değer yargılarıyla "mutlak kötülük" olarak tanımlanabilir. Görecelilik, bu iki yargı arasında evrensel bir standart sunmakta zorlanır.
- "Gücü Olan Haklıdır" Riski: Eğer ahlakı yargılayacak evrensel bir ölçüt yoksa, geriye kalan tek ölçüt güç olabilir. Bu durumda adalet, güçlü olanın kendi iradesini zayıfa dayatmasının bir aracı haline gelebilir. Felsefe tarihinde bu argümanı en provokatif şekilde dile getirenlerden biri, Platon'un Devlet diyaloğundaki Thrasymakhos karakteridir.[1]
2. Seçenek: Evrensel Ahlak (Objektivizm)
Bu görüş, zaman, mekan ve kültürden bağımsız, tüm insanlar için geçerli olan nesnel ahlaki doğruların var olduğunu savunur. Ancak evrensel ahlak savunucuları, bu ahlakın **kaynağı** konusunda farklılaşırlar:
- Kaynak Olarak İlahi Yasa (Teizm): Bu yaklaşıma göre evrensel ahlak, mutlak ve aşkın bir Yasa Koyucu'nun, yani Tanrı'nın iradesine dayanır. Ahlaki eylemler, kişisel çıkarlardan veya toplumsal faydadan öte, Tanrı'ya karşı bir "ödevdir". Bu görüş, ahlakın neden bir yükümlülük getirdiğini güçlü bir şekilde açıklar. Felsefede bu konu, "Euthyphron İkilemi" ile derinlemesine sorgulanmıştır.[2]
- Kaynak Olarak Akıl (Deontoloji): Bu görüşün en önemli temsilcisi Immanuel Kant'tır. Kant'a göre ahlakın kaynağı ilahi bir emir değil, insanın saf aklıdır. Bir eylemin ahlaki olup olmadığını, o eylemin arkasındaki ilkenin evrenselleştirilip evrenselleştirilemeyeceğine bakarak anlarız. "Ödev" kavramı, Kant felsefesinin merkezindedir ve ahlaklılığın, sonuçlarından bağımsız olarak, doğru ilkeye uymak olduğunu belirtir.[3]
- Kaynak Olarak Doğa (Doğal Yasa): Bu görüş, ahlakın insanın doğasında veya evrenin rasyonel yapısında kodlu olduğunu savunur. İnsan, doğasını ve aklını kullanarak bu evrensel ahlaki ilkelere ulaşabilir.
- Kaynak Olarak Sonuçlar (Faydacılık): Bu yaklaşıma göre bir eylemin ahlaki değeri, doğurduğu sonuçlarla ölçülür. Evrensel ilke, "en fazla sayıda insan için en büyük mutluluğu veya faydayı" sağlamaktır.
"Tehdit" mi, "Sonuç" mu?
Bu soruyu, bir devletin yasalarıyla karşılaştırarak farklı bir açıdan ele alabiliriz. Şöyle bir soru soralım:
"Devletin, bize kendi ahlaki kanunlarını (öldürmemek, hırsızlık yapmamak vb.) uygulatmak için bizi devlet gücüyle (hapisle veya idamla) tehdit etmesi doğru mudur?"
Thomas Hobbes gibi toplum sözleşmesi teorisyenlerine göre, devletin cezalandırma gücü keyfi bir tehdit değildir.[4] İnsanlar, kaos ve "herkesin herkese karşı savaşı" durumundan kurtulmak için bir araya gelerek bir "toplum sözleşmesi" oluşturur. Bu sözleşmenin ihlal edilmesinin (suç işlenmesinin) öngörülebilir ve adil sonucu ise cezadır. Ceza, düzeni korumak ve adaleti sağlamak için vardır.
Bu analojiden yola çıkarak, İlahi Yasa perspektifi "cehennemi" şöyle yorumlar: Cehennem, Yaratıcı'nın keyfi bir öfkesi veya zorba bir tehdidi değil; evrensel ahlak yasasının, yani ilahi "toplum sözleşmesinin" ihlal edilmesinin nihai ve adil sonucudur. Bu bakış açısına göre, eylemlerimizin sonuçlarından sorumlu olmamız, adaletin mutlak tecellisi için bir gerekliliktir.
"Eğer cehennemden kaçmak için inanıyorsak, inancımız gerçek midir?" sorusu da önemli bir noktadır. Pek çok teolojik ve felsefi gelenek, inancı statik bir durum değil, evrimleşen bir yolculuk olarak görür:
- Başlangıç Aşaması (Korku, Umut ve Toplumsal Gereklilik): Tıpkı bir devlette her vatandaşın yasaların ardındaki derin felsefeyi anlamadan, öncelikle ceza korkusuyla kurallara uyması gibi, evrensel bir ahlak sistemi de toplumun her ferdini, anlama ve idrak kapasitesi ne olursa olsun kucaklamak durumundadır. Herkesin, ahlakın nihai güzelliğini ve bilgeliğini kavrayarak "Olgun Aşama"ya hemen geçmesi beklenemez. İşte bu noktada cehennem tehdidi, inancın ve ahlaki olgunluğun bu ilk basamağında olanlar için vazgeçilmez bir caydırıcılık işlevi görür. Bu, sadece bireysel bir başlangıç değil, aynı zamanda ahlaki yasaların soyut bilgeliğini henüz tam kavrayamayan kitlelerin de sisteme dahil olmasını sağlayan toplumsal bir gerekliliktir. Dolayısıyla insanın ilahi adaletin sonucundan (ceza) çekinerek veya vaat edilene (ödül) umut ederek ahlaklı davranması, bu yolculuğun hem meşru hem de pratik bir ilk adımıdır.
- Olgun Aşama (Anlam, Güven ve Toplumsal Sorumluluk): Zamanla birey, ahlaki yasaların sadece kendi ruhsal sağlığı için değil, aynı zamanda toplumsal düzenin ve ahengin bizatihi temeli olduğunu derinlemesine idrak eder. Yalanın, hırsızlığın veya adaletsizliğin neden yasaklandığını artık sadece bir ceza korkusuyla değil, bu eylemlerin toplumun temelini oluşturan güven dokusunu nasıl yok ettiğini anladığı için kavrar. Bu aşamada motivasyon, Yasa Koyucu'nun otoritesine körü körüne bir itaatten çıkar; O'nun bilgeliğinin, öngörülebilir, adil ve yaşanabilir bir toplum inşa etmek için en güvenilir rehber olduğuna dair rasyonel bir güvene dönüşür. Artık yasaya, getireceği kişisel ödülden veya kaçınılacak cezadan ziyade, toplumu ayakta tutan anlamın ve düzenin korunmasına yönelik sarsılmaz bir bağlılıkla uyulur. Ahlak, korkulan bir "yükümlülük" olmaktan çıkıp, adil bir dünyanın inşasına yapılan bilinçli ve gönüllü bir katkıya dönüşür.
Bu noktada, 'adalet' kavramının kendisinin, felsefi olarak cezalandırıcı (retributive) bir adalet anlayışına dayandığını belirtmek gerekir. Yani, yapılan yanlış bir eylemin, orantılı bir karşılığı hak ettiği ilkesine. Bu bakış açısı, ebedi bir sonuç olan cehennemi, nihai bir adalet tecellisi olarak görür. Elbette bu, adaletin amacını ıslah etmek (rehabilitative) veya toplumsal uyumu onarmak (restorative) olarak gören modern adalet teorilerinden farklılaşır. Ancak İlahi Yasa perspektifinde adalet, evrensel ahlaki düzenin ihlaline verilen kaçınılmaz ve ontolojik bir karşılık olarak tanımlanır.
Sonuç: Ahlakın Tahtı ve Nihai Otorite Sorunu (Şahsi Düşüncem)
Bu felsefi çerçevelerden sonra vardığım kişisel sonuç şudur: Bana göre, evrensel bir ahlakı ve "ödev"i reddettiğimizde, kaçınılmaz olarak ahlaki nihilizme veya "gücü olan haklıdır" ilkesine varırız. Eğer adalet ve mutlak bir "doğru" arayışımız samimiyse, ahlakın temelini insanı ve toplumu aşan, mutlak ve evrensel bir kaynağa, yani İlahi Yasa'ya dayandırmak felsefi bir zorunluluk haline gelir.
Burada şunu da belirtmek gerekir ki, Tanrı'yı temel almayan diğer 'evrensel' ahlak teorileri de dikkatle incelendiğinde, eninde sonunda bir tür öznelliğe veya göreceliğe düşmekten kurtulamaz. Her ne kadar objektif ahlak iddiasında bulunsalar da temelleri özneldir:
- Örneğin, aklı temel alan ahlak (Kant'ınki gibi), her ne kadar evrensel olmayı hedeflese de, hangi akıl yürütmenin 'doğru' veya 'evrenselleştirilebilir' olduğuna karar veren yine insanın öznel aklıdır. Aklın kendisi bir ölçüt sunar ama bu ölçütü yorumlayan ve uygulayan yine göreceli bir varlık olan insandır.
- Faydacılık ise, 'en büyük iyiliği' neyin oluşturduğu konusunda ortak bir paydada buluşamaz. Bir toplumun 'faydası' olarak görülen şey, başka bir toplum için bir felaket olabilir. Bu durum, ahlakı basit bir çıkar hesaplamasına indirger.
- Doğal yasa argümanları da benzer şekilde, 'doğanın' neyi emrettiği konusunda farklı yorumlara açıktır. Özellikle evrimsel açıdan bakıldığında doğa, bir eylemin 'doğru' ya da 'yanlış' olduğuna o olay yaşanmaktayken karar veremez, sonuca bakar ve en sonunda kim ayaktaysa onun doğru yaptığına diğerlerinin yanlış yaptığına kanaat getirir lakin bu bir varsayımdır. Yani aslında yalnızca 'güçlü olan hayatta kalır' prensibini işler. Bu durum, hayatta kalanın yaptığı her şeyin 'doğru' olduğu varsayımına yol açar ki bu da ahlakı yine 'gücü olan haklıdır' ilkesine indirger.
Dolayısıyla bu sistemler, 'evrensel ahlak' iddiası taşısalar da, temellerindeki otorite (insan aklı, toplumsal uzlaşı) göreceli olduğu için, gerçek anlamda evrensel bir ahlaktan söz etmemize olanak tanımazlar.
Elbette bu, İlahi Yasa'yı temel alan sistemin kendi içinde bir zorluk barındırmadığı anlamına gelmez. Seküler sistemlerde sorun otoritenin kendisinin göreceli olmasıyken, İlahi Yasa sisteminde sorun epistemolojiktir; yani mutlak olan bu otoritenin iradesinin insanlar tarafından nasıl bilineceği ve yorumlanacağı meselesidir. Kutsal metinlerin, geleneklerin ve dini otoritelerin farklı yorumları, uygulamada yeni bir görelilik katmanı yaratma potansiyeli taşır. Ancak bu pozisyonu savunanlar için bu durum, ahlakın temelinin kusurlu olmasından değil, o mutlak temeli yorumlayan insanın sınırlılığından kaynaklanan bir sorundur.
Bu noktada insan zihni ahlaki bir "mutlak" arar. Eğer bu mutlak otorite makamına, yani ahlakın tahtına, Tanrı'yı koymazsak, o makam asla boş kalmaz. Oraya mutlaka başka bir şey oturur: Bazen "Devlet", bazen "Saf Akıl", bazen "Toplumsal Fayda" ve en tehlikelisi de "Salt Güç" olur. Yahut böyle bir tahtın olduğunu reddeder. Ahlak diye bir şey en baştan yoktur deyip ahlaki nihilist olur.
İşte kritik nokta da budur: O ahlak tahtına kimi oturttuğumuz, ahlakın kapsamını ve kimler için geçerli olacağını doğrudan belirler.
- Eğer o tahta "Devlet" i oturtursak, ahlak sadece o devletin sınırları içindeki vatandaşlar için bağlayıcı olur. Burada otorite "Toplumsal Uzlaşı" yahut "Toplum Sözleşmesi" veya "Kanundur". Gücünü ise toplumdan alır. Otoritenin meşruiyeti toplumun gücüdür.
- Tahta "Bireysel Aklı" veya "Kişisel Vicdanı" yerleştirirsek, ahlak herkesin kendi doğrusunu yarattığı, tamamen öznel bir alana dönüşür. Burda ise otorite meşruiyetini "Bireysel Akıl" dan veya "Kişisel Vicdan" dan alır.
- Bu göreceli otoritelerin aksine, o tahta tüm insanlığı, devleti ve bireyi aşan, mutlak ve evrensel bir Yasa Koyucu'yu, yani "Tanrı"yı yerleştirmek, ancak o zaman tüm insanlar için geçerli, nesnel ve değişmez bir ahlaki ödevden bahsedebilmemizi sağlar. Ancak burada şu göz arda edilmemelidir ki Tanrı da otoritesinin meşruiyetini kendinden yani mutlak ve evrensel gücünden almaktadır.
Tam da bu noktada felsefe, Euthyphron İkilemi ile en can alıcı sorusunu sorar: 'Bir şey Tanrı emrettiği için mi iyidir, yoksa iyi olduğu için mi Tanrı onu emreder?' Eğer bir şey Tanrı emrettiği için iyiyse, o zaman ahlak keyfi bir iradeye dayanmış olur. Eğer iyi olduğu için emrediyorsa, o zaman 'iyilik' Tanrı'dan bağımsız ve O'nun da tabi olduğu bir standarttır. Benim burada sunduğum argüman, kaçınılmaz olarak ikilemin ilk kanadını seçmenin felsefi bir sonucudur. Ahlaki nihilizmin ve 'güçlünün haklılığı' ilkesinin getireceği kaosa kıyasla, ahlakın mutlak bir iradeye dayanmasının getirdiği 'keyfîlik' sorunu, felsefi olarak tercih edilebilir bir pozisyon olarak ortaya çıkar. Bu, bir ikilemi çözmekten çok, iki zorlu seçenek arasında birini bilinçli olarak seçmektir.
Friedrich Nietzsche'nin "Tanrı öldü" aforizması, tam da bu ahlaki boşluğun tehlikelerine işaret eder.[5] Bu nedenle, asıl sorunun "Tanrı'ya inanıp inanmamak" olmadığını düşünüyorum. Augustinus'un Tanrı Devleti'nde işaret ettiği gibi, asıl soru şudur: "Hangi otorite?".[6] İnsan yapımı, göreceli ve eninde sonunda zulme veya anlamsızlığa yol açma potansiyeli taşıyan bir otoriteye mi, yoksa mutlak, evrensel ve aşkın olanına mı?
Bu perspektiften bakıldığında, "tehdit" olarak görülen şey, aslında adaletin var olabilmesi ve eylemlerimizin bir anlam taşıması için bir gerekliliktir.
Kaynaklar hakkında kendi dipnotlarım:
[1] Platon, Devlet, (Kitap I): Thrasymakhos'un "adalet, güçlünün işine gelendir" tezini ve Sokrates'in buna karşı argümanlarını içerir.
[2] Immanuel Kant, Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi: Ahlaki bir eylemin, sonuçlarından bağımsız olarak bir "ödev" (Pflicht) gereği yapılması gerektiğini savunur.
[3] Platon, Euthyphron Diyaloğu: "Bir şey Tanrı emrettiği için mi iyidir, yoksa iyi olduğu için mi Tanrı onu emreder?" sorusuyla ahlakın kaynağını sorgular.
[4] Thomas Hobbes, Leviathan, (Bölüm XIII-XVII): Düzeni sağlamak ve "doğa durumu" kaosundan kaçınmak için devletin cezalandırıcı gücünün gerekliliğini "toplum sözleşmesi" temelinde açıklar.
[5] Friedrich Nietzsche, Şen Bilim (Aforizma 125, "Deli Adam"): "Tanrı'nın ölümü" metaforuyla modern insanın inanç kaybının doğuracağı ahlaki nihilizm tehlikesini ele alır.
[6] Augustinus, Tanrı Devleti (De Civitate Dei): İnsanlığın sadakatini "Yeryüzü Devleti" (insan yapımı, geçici değerler) ve "Tanrı Devleti" (ilahi, ebedi değerler) arasında bir seçim olarak sunar.
Kaynaklar
-
Platon. (2019). Devlet. sf: Kitap I.
-
Platon. (2021). Euthyphron.
-
Immanuel Kant. (2020). Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi.
-
T. Hobbes. (2024). Leviathan. sf: Bölüm XIII-XVII.
-
Friedrich Nietzsche. (2021). Şen Bilim. sf: Aforizma 125, "Deli Adam".
-
Augustinus. (2021). Tanrı Devleti. sf: De Civitate Dei.