Bence bu inanca göre şekillenen bilen bir şey. İslam dininde zorlama yoktur denir aslında ama ben de biraz dayatma görüyorum ya da şu an güncel çeviriler biraz orijinalinden sapmış olabilir. Belki Müslümanlar, tehdit yok uyarı var diyebilir, dediğim gibi inancınıza göre yorumunuz farklılık gösterir bence.
Merhaba, sorduğunuz soru, felsefenin en temel ve zorlu alanlarından birine, yani ahlakın kaynağı ve meşruiyetine dokunuyor. "Dinin, ahlakını uygulatmak için ilahi bir güçle (cehennemle) tehdit etmesi doğru mudur?" sorusunu cevaplayabilmek için, öncelikle daha temel bir soruyu incelememiz gerekir: "Ahlak" nedir ve temeli neye dayanır?
Bu konudaki felsefi tartışmaları iki ana başlık altında toplayabiliriz: Ahlaki Görecelik ve Evrensel Ahlak.
1. Seçenek: Ahlaki Görecelik (Rölativizm)
Bu görüşe göre, mutlak ve evrensel bir "iyi" veya "kötü" yoktur. Ahlak, kaynağını bireylerin kişisel tercihlerinden, kültürlerden veya toplumların üzerinde anlaştığı "toplum sözleşmelerinden" alır.
Bu bakış açısının mantıksal sonuçları şunlardır:
2. Seçenek: Evrensel Ahlak (Objektivizm)
Bu görüş, zaman, mekan ve kültürden bağımsız, tüm insanlar için geçerli olan nesnel ahlaki doğruların var olduğunu savunur. Ancak evrensel ahlak savunucuları, bu ahlakın **kaynağı** konusunda farklılaşırlar:
"Tehdit" mi, "Sonuç" mu?
Bu soruyu, bir devletin yasalarıyla karşılaştırarak farklı bir açıdan ele alabiliriz. Şöyle bir soru soralım:
"Devletin, bize kendi ahlaki kanunlarını (öldürmemek, hırsızlık yapmamak vb.) uygulatmak için bizi devlet gücüyle (hapisle veya idamla) tehdit etmesi doğru mudur?"
Thomas Hobbes gibi toplum sözleşmesi teorisyenlerine göre, devletin cezalandırma gücü keyfi bir tehdit değildir.[4] İnsanlar, kaos ve "herkesin herkese karşı savaşı" durumundan kurtulmak için bir araya gelerek bir "toplum sözleşmesi" oluşturur. Bu sözleşmenin ihlal edilmesinin (suç işlenmesinin) öngörülebilir ve adil sonucu ise cezadır. Ceza, düzeni korumak ve adaleti sağlamak için vardır.
Bu analojiden yola çıkarak, İlahi Yasa perspektifi "cehennemi" şöyle yorumlar: Cehennem, Yaratıcı'nın keyfi bir öfkesi veya zorba bir tehdidi değil; evrensel ahlak yasasının, yani ilahi "toplum sözleşmesinin" ihlal edilmesinin nihai ve adil sonucudur. Bu bakış açısına göre, eylemlerimizin sonuçlarından sorumlu olmamız, adaletin mutlak tecellisi için bir gerekliliktir.
"Eğer cehennemden kaçmak için inanıyorsak, inancımız gerçek midir?" sorusu da önemli bir noktadır. Pek çok teolojik ve felsefi gelenek, inancı statik bir durum değil, evrimleşen bir yolculuk olarak görür:
Bu noktada, 'adalet' kavramının kendisinin, felsefi olarak cezalandırıcı (retributive) bir adalet anlayışına dayandığını belirtmek gerekir. Yani, yapılan yanlış bir eylemin, orantılı bir karşılığı hak ettiği ilkesine. Bu bakış açısı, ebedi bir sonuç olan cehennemi, nihai bir adalet tecellisi olarak görür. Elbette bu, adaletin amacını ıslah etmek (rehabilitative) veya toplumsal uyumu onarmak (restorative) olarak gören modern adalet teorilerinden farklılaşır. Ancak İlahi Yasa perspektifinde adalet, evrensel ahlaki düzenin ihlaline verilen kaçınılmaz ve ontolojik bir karşılık olarak tanımlanır.
Sonuç: Ahlakın Tahtı ve Nihai Otorite Sorunu (Şahsi Düşüncem)
Bu felsefi çerçevelerden sonra vardığım kişisel sonuç şudur: Bana göre, evrensel bir ahlakı ve "ödev"i reddettiğimizde, kaçınılmaz olarak ahlaki nihilizme veya "gücü olan haklıdır" ilkesine varırız. Eğer adalet ve mutlak bir "doğru" arayışımız samimiyse, ahlakın temelini insanı ve toplumu aşan, mutlak ve evrensel bir kaynağa, yani İlahi Yasa'ya dayandırmak felsefi bir zorunluluk haline gelir.
Burada şunu da belirtmek gerekir ki, Tanrı'yı temel almayan diğer 'evrensel' ahlak teorileri de dikkatle incelendiğinde, eninde sonunda bir tür öznelliğe veya göreceliğe düşmekten kurtulamaz. Her ne kadar objektif ahlak iddiasında bulunsalar da temelleri özneldir:
Dolayısıyla bu sistemler, 'evrensel ahlak' iddiası taşısalar da, temellerindeki otorite (insan aklı, toplumsal uzlaşı) göreceli olduğu için, gerçek anlamda evrensel bir ahlaktan söz etmemize olanak tanımazlar.
Elbette bu, İlahi Yasa'yı temel alan sistemin kendi içinde bir zorluk barındırmadığı anlamına gelmez. Seküler sistemlerde sorun otoritenin kendisinin göreceli olmasıyken, İlahi Yasa sisteminde sorun epistemolojiktir; yani mutlak olan bu otoritenin iradesinin insanlar tarafından nasıl bilineceği ve yorumlanacağı meselesidir. Kutsal metinlerin, geleneklerin ve dini otoritelerin farklı yorumları, uygulamada yeni bir görelilik katmanı yaratma potansiyeli taşır. Ancak bu pozisyonu savunanlar için bu durum, ahlakın temelinin kusurlu olmasından değil, o mutlak temeli yorumlayan insanın sınırlılığından kaynaklanan bir sorundur.
Bu noktada insan zihni ahlaki bir "mutlak" arar. Eğer bu mutlak otorite makamına, yani ahlakın tahtına, Tanrı'yı koymazsak, o makam asla boş kalmaz. Oraya mutlaka başka bir şey oturur: Bazen "Devlet", bazen "Saf Akıl", bazen "Toplumsal Fayda" ve en tehlikelisi de "Salt Güç" olur. Yahut böyle bir tahtın olduğunu reddeder. Ahlak diye bir şey en baştan yoktur deyip ahlaki nihilist olur.
İşte kritik nokta da budur: O ahlak tahtına kimi oturttuğumuz, ahlakın kapsamını ve kimler için geçerli olacağını doğrudan belirler.
Tam da bu noktada felsefe, Euthyphron İkilemi ile en can alıcı sorusunu sorar: 'Bir şey Tanrı emrettiği için mi iyidir, yoksa iyi olduğu için mi Tanrı onu emreder?' Eğer bir şey Tanrı emrettiği için iyiyse, o zaman ahlak keyfi bir iradeye dayanmış olur. Eğer iyi olduğu için emrediyorsa, o zaman 'iyilik' Tanrı'dan bağımsız ve O'nun da tabi olduğu bir standarttır. Benim burada sunduğum argüman, kaçınılmaz olarak ikilemin ilk kanadını seçmenin felsefi bir sonucudur. Ahlaki nihilizmin ve 'güçlünün haklılığı' ilkesinin getireceği kaosa kıyasla, ahlakın mutlak bir iradeye dayanmasının getirdiği 'keyfîlik' sorunu, felsefi olarak tercih edilebilir bir pozisyon olarak ortaya çıkar. Bu, bir ikilemi çözmekten çok, iki zorlu seçenek arasında birini bilinçli olarak seçmektir.
Friedrich Nietzsche'nin "Tanrı öldü" aforizması, tam da bu ahlaki boşluğun tehlikelerine işaret eder.[5] Bu nedenle, asıl sorunun "Tanrı'ya inanıp inanmamak" olmadığını düşünüyorum. Augustinus'un Tanrı Devleti'nde işaret ettiği gibi, asıl soru şudur: "Hangi otorite?".[6] İnsan yapımı, göreceli ve eninde sonunda zulme veya anlamsızlığa yol açma potansiyeli taşıyan bir otoriteye mi, yoksa mutlak, evrensel ve aşkın olanına mı?
Bu perspektiften bakıldığında, "tehdit" olarak görülen şey, aslında adaletin var olabilmesi ve eylemlerimizin bir anlam taşıması için bir gerekliliktir.
Kaynaklar hakkında kendi dipnotlarım:
[1] Platon, Devlet, (Kitap I): Thrasymakhos'un "adalet, güçlünün işine gelendir" tezini ve Sokrates'in buna karşı argümanlarını içerir.
[2] Immanuel Kant, Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi: Ahlaki bir eylemin, sonuçlarından bağımsız olarak bir "ödev" (Pflicht) gereği yapılması gerektiğini savunur.
[3] Platon, Euthyphron Diyaloğu: "Bir şey Tanrı emrettiği için mi iyidir, yoksa iyi olduğu için mi Tanrı onu emreder?" sorusuyla ahlakın kaynağını sorgular.
[4] Thomas Hobbes, Leviathan, (Bölüm XIII-XVII): Düzeni sağlamak ve "doğa durumu" kaosundan kaçınmak için devletin cezalandırıcı gücünün gerekliliğini "toplum sözleşmesi" temelinde açıklar.
[5] Friedrich Nietzsche, Şen Bilim (Aforizma 125, "Deli Adam"): "Tanrı'nın ölümü" metaforuyla modern insanın inanç kaybının doğuracağı ahlaki nihilizm tehlikesini ele alır.
[6] Augustinus, Tanrı Devleti (De Civitate Dei): İnsanlığın sadakatini "Yeryüzü Devleti" (insan yapımı, geçici değerler) ve "Tanrı Devleti" (ilahi, ebedi değerler) arasında bir seçim olarak sunar.
Aslında dayatan din değildir!
Dinlerin, kendiliğinden menkul ve bizlere dayattıkları bir ahlakları yoktur. Onlar adına birilerinin bize dayatması vardır. Haliyle dayatan da eleştirilemezliğini, tartışılmazlığını tahkim etmek için dayattığı ahlaki kaidelerini, sanki kendisi ve kendinden menkul değil de bir aracı olarak vekaleten tartışılamaz ve eleştirilemez bir varlık adına ve korku ile dayatıyor görüntüsü verecektir.
Yoksa bir bütün olarak ahlak; ilahi bir emir ve korku ile dayatılan, tartışılmaz, eleştirilmez bir olgu olsa idi, toplumdan topluma ve aynı toplumda zamanla değişmez, türümüz tarihsel yolculuğunda bir arpa boyu yol alamazdı.
Ki ahlak kelime kökeni itibarı ile evrimseldir ve Hulk (doğuş) kökeninden doğuşa (doğasına) uygunluk anlamına gelir. Onu sürekli değişime zorlayan da zaten kesintisiz evrimsel gelişimimizin ta kendisidir.
Gerek olgusal-yaşamsal olarak gerekse kavramsal olarak dinlerden öncesine, ta tarih sahnesine çıktığımız güne kadar uzanır: Birbirini kolla, yaşlıyı koru, doğaya saygı duy, birbirine güven, mecbur olduğun bu güveni bozacak her şeyden (yalan, hırsızlık, iftira vb.) kaçın, paylaş vb. gibi...
Hepsi de toplumsaldır, hepsi de zorunlu ortaklaşmacı yaşamın kaideleridir ve türümüzü besin zincirinin tepesine taşıyan bi zatihi beşerî sözleşmelerdir, ötesi değil.
Sonradan tarih sahnesine çıkan dinlerin muhatabı insan ve toplumdur ve haliyle bütün dinler bu ilksel kaidelerin zorunluluğunu ve yaşamsal oluşunu bilen bir yerden merkezine koyar, koymuştur.
Bu sınırı ve amaçlarını aşan her kaide ise ilgili dini tekelleştirip bunun üzerinden vekalet adı altında hükümranlık sürmek isteyenin-isteyenlerin, ilahi kılıf ile bunu meşrulaştırma çabasından başka bir şey değildir. Hem de biraz sevgi çokça korku sosu ile... Sevgiyle…