Aşk acısı, aslında kendi hikayemizin yazımında bir parantez açıp, o parantezin içine hapsolmak gibidir. Soruda bahsettiğiniz o yedi aylık süreç, zihninizin aslında kendisine biçtiği bir “yas”odası olabilir.
İnsan, normalde hiçbir şeyi takmayan bir yapıdayken aniden kendini suçlar noktaya geldiğinde, aslında dışarıda olan biten kötü davranışları kendi içine doğru çevirmiş demektir. Bir insan size kötü davrandığında, zihnimiz o durumu rasyonalize etmek için bazen şu tuzağa düşer: “Eğer bu kişi bana kötü davranıyorsa, belki de bu benim bir hatamdır; hatamı düzeltirsem o da değişebilir.” Bu düşünce zinciri, özgürlüğü kendinize zindan etmenizin, yani tüm sosyal hayatı ve yaşam sevincini o tek bir “hata”ihtimaline kilitlemenin başlangıcıdır.
Bu durum, zihnin bir savunma mekanizması olarak sessizliği ve yalnızlığı bir kalkan olarak kullanmasıdır. Ancak insan, kendi yaşamının hem mimarı hem de mahkumudur. 7 aydır bu zindanda kalmak, aslında o kişiyi değil, kendi zihnindeki o “hayali, belki de hiç var olmamış mükemmel ilişkiyi” özlediğinizi gösterir. Gerçekten kötü davranan bir insanla, zihninde kurguladığınız o “iyileştirilmesi gereken” insan figürü birbirine karıştığında, suçluluk duygusu tüm hayatınızı sisli bir havaya çevirir (yani anladığım kadarıyla böyle hissediyorsunuz).
Şu an kendinize bakabilmeniz için belki de en önemli adım, o suçluluk duygusunun “sizin değil”, o ilişkinin doğasının bir sonucu olduğunu fark etmektir. Sosyal hayattan uzaklaşmak, aslında dışarıdaki dünyaya değil, o acının içindeki “siz” e katlanamamaktan kaynaklanır. Kendinize zindan ettiğiniz o hayatı, aslında kendi ellerinizdeki anahtarla sadece kapıyı aralayarak aydınlatmaya başlayabilirsiniz. O anahtar ise, kendine karşı başlattığın bu acımasız sorgulamayı yavaşça, bir nebze olsun şefkatle yumuşatmak ve “geçmişte kalan birinin davranışının, gelecekteki sizi belirlemesine izin vermemek” arasındaki o ince çizgidir.
En içten yardımcı olabilmiş olma dileklerimle.