10.000 yıl, evrimsel ölçekte göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir süredir. Biyolojik olarak duyularımızda yapısal bir körelme olmadı. 10.000 yıl önceki bir avcı toplayıcı ile bizim gözlerimizin, kulaklarımızın veya burnumuzun kapasitesi aynıdır. Değişen şey donanım değil yazılım, yani bu duyuları nasıl kullandığımız ve beynimizin hangi uyaranlara dikkat ettiğidir.
Kazı alanlarında saatlerce güneşte yandıktan sonra, topraktaki sıradan bir taş ile ufak bir kemik parçası arasındaki o minicik doku farkını hemen görebiliyorum. Bu benim gözlerimin başkasından daha keskin olmasından değil, beynimi o detayı yakalaması için eğitmiş olmamdan kaynaklanıyor. 10.000 yıl önce yaşamış atalarımızın durumu da buydu. Hayatta kalmak için çalılıktaki en ufak hışırtıyı duymak, rüzgarın taşıdığı yırtıcı kokusunu almak zorundaydılar.
Fosil kayıtları da bunu doğruluyor. Holosen dönemi başlarına, yani yaklaşık 10.000 yıl öncesine ait bir insan kafatası bulduğumuzda, göz çukurları veya koku alma sinirlerinin geçtiği anatomik boşluklar bugün bizimkilerle tamamen aynı çıkıyor. Kemikler bize biyolojik bir kayıp olmadığını açıkça gösteriyor. Tarım devrimiyle birlikte vahşi doğadan koptuk ama duyularımız yok olmadı. Biz o aynı duyuları artık doğadaki izleri sürmek için değil, trafikte arabalardan kaçmak veya günlük hayattaki detayları seçmek için kullanıyoruz.
Özetle, doğa radarımız biyolojik olarak körelmedi. Sadece dikkatimizi doğadan çekip kendi yarattığımız ortamlara yönelttik. O yetenekler hala içimizde bir yerlerde duruyor, sadece pratik eksikliğinden dolayı biraz paslanmış durumdalar.
Kaynaklar
- Smithsonian National Museum of Natural History. Introduction To Human Evolution. Alındığı Yer: | Arşiv Bağlantısı