Spinoza ile birlikte felsefe, ayrıcalıklı bir sınıfın uğraşı ya da akademik bir etkinlik olmaktan çıkar ve bu minvaldeki tüm felsefeler olumsuzlanır. Diğer taraftan bilgi, politika ve özgürlük hiç kimsenin ya da hiçbir grubun özsel niteliği olarak görülemez artık. Yönetmek ile yönetilmek arasındaki tüm özsel ayrımlar da reddedilir ve bireysel özgürlüğün ancak toplumsal özgürlükle politik bir birlik içinde gerçekleşebileceği ontolojik olarak kanıtlanır. Spinoza'nın felsefesiyle birlikte ideolojik, politik ya da felsefi olmak üzere tüm aşkın düzlemler, kategoriler ve ilkeler hükmünü yitirir. Sonsuz ve içkin bir varlık olarak doğadaki varoluşunu kavrayan herkes, özgür edimiyle sonsuzluğun tesisine iştirak eder. Felsefe temaşa etme etkinliği olmaktan çıkıp sonsuzluğu deneyimlemenin olanağına dönüşür. Kendinden önceki birçok felsefe insanı korkuya, kötümserliğe, eksikliğe, yetersizliğe mahkûm ederken Spinoza sarsılmaz bir kesinlikle arzunun, çabanın ve neşenin felsefesini edimselleştirir.
Özgürlük arzusu yani özgürlüğü olanaksız kılan koşulları ortadan kaldırmak için şeylerin nedenini bilmeye ve onları ortadan kaldırmaya dönük arzu. Devrimin özünü de bu arzu oluşturuyordu. Öyleyse zihin devrimle ne kadar meşgul olursa devrimi o kadar arzulardı. Ve şayet devrim, gerçekliğin onu oluşturan yasalara göre kavranması ise zihin bu kavrayıştan büyük mutluluk duyardı. Mutluluk ne midir? Felsefe bu sorunla uğraşıp durmuştu ama çok az filozof buna gerçek anlamda yaklaşabilmişti. Mutluluğun devrimle zorunlu bir bağı vardı. Çünkü ancak devrim, erdemin yani özgürlüğün sağlayacağı ortak varoluşu ve ortak arzuları gerçekleştirmenin yolu olabilirdi.
İnsan neden doğada herhangi bir varolan gibi olmaktan kederlensin ki? Belki de bunun tam olarak ne olduğunu kavrayamadığı için. Yani kederimin nedeni, varoluşumu ve gücümü doğaya borçlu olduğumu yeterince kavrayamıyor oluşum olabilir mi acaba?