Gandi'nin yoldaşı ve özgür Hindistan'ın ilk lideri Jawaharlal Nehru'nun aklına da bu görüntü kazınmıştır. Onu düşündüğünde özellikle tuz yürüyüşünü hatırlayan Nehru şöyle der:
Çoğunlukla gülen ama aynı zamanda dipsiz, hüzünlü gölleri andıran bakışlarıyla o yaşlı adamın bir dolu görüntüsü canlanıyor zihnimde. Fakat içlerinden biri hep öne çıkıyor: Onu 1930'da elinde değneğiyle tuz yürüyüşünde görüyorum. O hakikatin peşindeki seyyahtı; sakin, yumuşak başlı, kararlı ve korkusuz.
Yürümek. Bana göre, Rimbaud için yürümek bir kaçıştı. Yürürken yakalanan, bir şeyleri geride bırakmanın verdiği o daimi memnuniyet hali. Yürürken geri dönmek söz konusu değildir. Çekip gitmiş, yola çıkmışsınızdır, işte o kadar. Yorgunluğun, tükenmişliğin, kendinizi ve dünyayı unutmuş olmanın muazzam keyfini hissedersiniz akabinde. Eskiden anlattıklarınız, bütün o bıkkın homurdanmalarınız adımlarınızın sesiyle bastırılır. Her şeyi bastırır yorgunluk. Niçin yürüdüğünüzün hep farkındasınızdır: ilerlemek, yola çıkmak, ulaşmak, tekrar yola çıkmak!
Hadi gidelim, tam yol ileri!
Sadece bir yayayım ben.
Rimbaud 10 Kasım 1891'de, henüz otuz yedi yaşındayken ölür. Conception Hastanesi'nin ölüm kayıtların şöyle yazar: Charleville'de doğmuştu, Marsilya'dan geçiyordu.
Geçiyordu. Oraya sırf tekrar yola çıkmak için gelmişti.
Kopmak zordur, der Nietzsche, bir bağı ortadan kaldırmak acı vericidir. Fakat çok geçmeden yerine yeni bir kanat çıkar. Nietzsche'nin hayatı böyle ayrılmalardan, kopmalardan ve tecritlerden oluşacaktı: dünyadan, toplumdan, yoldaşlardan, meslektaşlardan, kadınlardan, arkadaşlardan ve ana babadan. Fakat yalnızlığın içine salladığı her kürek özgürlüğünün biraz daha derinleşmesinin işaretiydi: Hesap vermek yok, engel oluşturacak uzlaşmalar yok, görüşü açık ve tarafsız.
Bir kez ayakları üstünde dikildi mi, olduğu yerde kalamaz insan.