Ben incecik bir yazıydım, sana yazıldım sana döküldüm.
Katlandığında kendine sen, ben içinde kaldım..
Bir papatya kurusu gibi dilsizim işte..
Yazamadığım mektuplarda biriktirdim kederimi..
Sevgilim, günün belli saatlerinde unutmayı deniyorum seni..
Taşın sabrı, suyun ruhuyla büyüttün beni,
Bundandır her gittiğimde aklımda kalma fikri..
Birhan Keskin'nin bu dizelerinin üzerine ;
İnsan galiba en çok yazıya benzediği zamanlarda gerçek oluyor. İncecik, kolay kırılan, katlanınca izi kalan bir şey gibi… Birine dokunduğunda kendinden eksiliyor ama bunu hep kayıp saymıyor. Çünkü bazı eksilmeler insanı daha doğru bir yere götürüyor.
Konuşamadığı çok şey oluyor insanın. Söylese sesi titrer, yazsa ağır gelir. O yüzden içinde biriktiriyor; sustuklarını, vazgeçtiklerini, yarım kalan cümleleri… Zamanla fark ediyor ki keder de bir dil, ama herkes anlayamıyor.
Unutmayı deniyor insan, evet. Ama unutmak onda bir anda olmuyor. Günün belli saatlerine bölünüyor hatıralar; sabah biraz daha güçlü, akşamları daha kırılgan. Bazen kendine kızıyor, bazen şefkatle bakıyor bu haline. Çünkü kalbi olan herkes böyle yoruluyor.
İnsanı sabırlı yapan şeyler oluyor. Taş gibi durmayı, su gibi akmayı öğreten biri çıkıyor karşısına. Gitmeleriyle bile bir iz bırakıyor. Sonra insan nereye giderse gitsin, akılda kalmanın mümkün olduğunu öğreniyor. Herkes için değil belki ama bazı kalpler için… Çünkü insan birine gerçekten değdiğinde, o temas içinde kalıyor. Silinmiyor.
Bu bir bağırış değil. Daha çok bir fısıltı. Ama en gerçek şeyler zaten hep fısıltıyla söyleniyor.