Yas, akışın bir parçası haline getiriliyor. Bir kare hüzün, ardından indirim çağrısı, sonra başka bir gündem. Saygı süreli, dikkat kısa, vicdan ise algoritmanın izin verdiği kadar. Bu geçişte kaybolan şey anı değil, ciddiyet, ağırlık ve durup düşünme ihtiyacıdır. Çünkü akış durmayı sevmez. Sessizlik boşluk sayılır, düşünmek verimsizlik olarak görülür. Acı ancak hızla tüketilebildiği ölçüde kabul edilebilir olur. Oysa yas hızla değil, bekleyerek taşınır, kaydırarak değil, durarak yaşanır. Bu yüzden akışın mantığıyla yasın doğası hiçbir zaman uyuşmaz. Tam da bu uyumsuzluk yüzünden, kayıp giderek bir içerik türüne dönüşür. Ne kadar süreceği, ne kadar ilgi göreceği, ne zaman yerini başka bir şeye bırakacağı önceden bellidir. Yasın kendisi değil, gösterimi dolaşıma girer. Geride kalanların yükü ise bu dolaşımın dışında kalır, görünmez, sessiz ve uzun.
Ve belki de asıl mesele burada başlar.
Biz yasın hızına alıştıkça hayatın kırılganlığına yabancılaşıyoruz. Acıya bakıp geçmeyi öğreniyoruz, yanında kalmayı değil. Böylece anmak kolaylaşıyor, anlamak zorlaşıyor, görmek mümkün oluyor, ama gerçekten tanıklık etmek giderek imkansızlaşıyor.