Savaş denince zihnimizde genellikle belirli bir şablon canlanıyor: Karşı karşıya gelen ordular, kılıç sesleri, meydan muharebeleri. Hollywood ve popüler tarih anlatısı, antik çağlardaki şiddeti genelde "erkek erkeğe bir güç mücadelesi" gibi paketleyip sunuyor. Ama toprağın altından çıkanlar bazen bu kahramanlık sosuna bulanmış imajı yerle bir edebiliyor.
Sırbistan'daki Gomolava kazılarında bulunan, yaklaşık 2800 yıllık bir toplu mezar üzerine düşünüyorum bugün. İçinden 70'in üzerinde iskelet çıkıyor ama durum beklediğimiz "savaş alanı" tablosundan çok farklı. Ölenlerin neredeyse tamamı kadınlar ve çocuklar. Yaralar çatışma sırasında değil, yakın mesafeden ve muhtemelen kaçamayacak durumdayken başa alınan darbelerle oluşmuş. Yani ortada bir muharebe yok, sistematik bir yok etme işlemi var.
İşin daha da tüyler ürpertici kısmı, bu insanların hepsinin aynı geniş ailenin üyesi olmaması. DNA ve izotop analizleri, kurbanların genetik olarak epey çeşitli olduğunu, hatta önemli bir kısmının o bölgeye dışarıdan geldiğini gösteriyor. Bu da olayın anlık bir köy baskınından ziyade, çok daha planlı bir "nüfus mühendisliği" olduğuna işaret ediyor. Bir topluluğu haritadan silmek istiyorsanız askerlerini yenmek yetmez; geleceğini, yani çocuklarını ve kadınlarını hedef alırsınız. Literatürde buna "genealojik kesinti" deniyor ama biz buna dümdüz "hesaplı kötülük" diyebiliriz.
Tabii bu şiddetin tetikleyicisi neydi, asla tam olarak bilemeyeceğiz. Tarım arazisi kavgası mı, göç dalgalarının yarattığı baskı mı, yoksa tamamen ideolojik bir nefret mi? Yazılı kaynak olmadığı için "neden" sorusunun cevabı karanlık. Ancak mezarın dibine özenle yerleştirilmiş hayvan kemikleri ve çanak çömlekler, bu katliamın alelade bir cinnet değil, ritüelistik bir "kapatma" töreniyle, yani üzerine düşünülerek yapıldığını fısıldıyor.
Teknolojimiz değişti ama insanın şiddeti "verimli" kullanma kapasitesi binlerce yıl önce bile korkutucu derecede gelişmiş durumdaymış. Tarih sadece zaferlerin değil, bu sessiz çukurların da tarihi.