Nesnel düşünce becerisi akıllılıktır, düşünmenin ardındaki duygusal durum ise alçakgönüllülüktür. Nesnel olabilmek, yani kişinin aklını kullanabilmesi ancak kişi alçakgönüllü tavır içindeyse ve kendini çocukluğundaki 'her şeye gücü yeten' olma hayalinden kurtarabilirse olasıdır. Bu, sevme sanatının uygulanması tartışmasında şu anlama gelir: Sevgi, narsisizmin hemen hemen olmadığı alçakgönüllülüğün, nesnelliğin ve düşüncenin gelişmekte olduğu yerde vardır. Kişi tüm yaşamını bu amaca adamalıdır. Sevgi gibi alçakgönüllülük ve nesnellik de birbirinden ayrılmaz. Eğer ben bir yabancı hakkında nesnel olamıyorsam ailem için de olamam; bunun tersi de geçerlidir. Eğer sevme sanatını öğrenmek istiyorsam, her durumda nesnel olmayı denemeli, nesnel olamadığım durumlara karşı da duyarlı olmalıyım. Karşımdaki kişi hakkında kendi ilgi, gereksinim ve korkularımı işe karıştırmadan o kişinin gerçek kişiliğiyle, narsist düşüncelerimle çarptırılmış kendi oluşturduğum kişiliği arasındaki farkı görmeliyim.
Batı felsefesinin genel çizgisine göre doğru olan bunun zıddıdır. Son gerçeği doğru düşüncede bulması beklendiği için, doğru eylem önemini korumuş fakat en önemli yer doğru düşünceye verilmiştir. Dinin evriminde bu durum, dogmaların formülasyonuna, bunlar üzerinde bitmez tükenmez tartışmalara ve inançsızlara ve kiliseye karşı çıkanlara bağışlamasız bir tavra yol açmıştır. Sonunda dindar tavrın temeli Tanrı'ya inanmak olarak öne çıkmıştır. Elbette bu, kişinin doğru yaşaması gerektiği hususunda bir kavramın olmadığı anlamını taşımaz. Fakat yine de Tanrı'ya inanan kişi -Tanrı'yı yaşamasa da- kendini, Tanrı'yı içinde yaşatıp da ona inanmayan kişiden üstün tutar.
Düşünceye verilen önemin tarihsel olarak son derece önemli bir başka sonucu daha vardır. Gerçeğe düşüncede ulaşmak sadece dogmanın değil, aynı zamanda bilimin doğmasına da yol açmıştır. Bilimsel düşüncede, doğru düşünce aydın olma dürüstlüğü gerektirdiği kadar bilimsel düşüncenin pratiğe uyulmasını da (teknik) gerektirir.
Paradoksal mantık görüşüne göre, önemli olan düşünce değil eylemdir. Bu tavrın birçok başka sonuçları vardır. Her şeyden önce bu tavır Hint ve Çin dinlerinde rastlanan hoşgörüyü doğurmuştur. Doğru düşünce son gerçek ve kurtuluşa götüren yol değilse, başkalarıyla, düşünceleri bizlerle aynı olmayan insanlarla kavga anlamsızdır. Paradoksal mantığın görüşü bir eliyle dogmayı, diğer eliyle bilimi geliştirmek yerine insanın niteliğini değiştirmeye önem verilmesine yol açar. Hint, Çin ve mistik görüşlerde kişinin dinsel görevi doğru düşünmek değil, doğru hareket etmek ve/veya Bir'le yoğun bir düşünce eyleminde olmaktır.
Paradoksal mantığın öğreticileri, insanın gerçeği ancak çelişkiyle kavrayabileceği son gerçekliğini, Bir'in kendisini akılla kavramanın olanaksız olduğunu söylerler. Bu, kişiyi son amacı akılla aramaması sonucuna götürür. Akıl bizi sadece kendisinin erişilmek istenen yanıtı veremeyeceği bilgisine ulaştırır. Düşünceler dünyası çelişkilere takılır kalır. Dünyayı tümüyle kavramanın yolu düşüncede değil, eylemde birliğin uygulamasında yatmaktadır. Böylece paradoksal mantık bizi, Tanrı sevgisinin, ne kafadaki Tanrı bilgisi ne de kişinin Tanrı'yı sevdiğini düşünmesi olduğu sonucuna götürür. Tanrı sevgisi, Tanrı'yla birliği yaşama edimidir sonucuna varmaktadır. Bu, kişinin doğru yaşam biçimine önem vermesine yol açar. Yaşamın tümü, en küçük ayrıntısından en büyük olayına dek Tanrı bilgisine adanmıştır. Bu bilgi doğru düşünceyle değil, doğru eylemle kazanılacaktır.
Sevmek bir eylemdir; edilgen bir duygu değil. Bir şeyin içinde olmaktır, bir şeye kapılmak değil. En genel biçimiyle sevmenin etken yapısı, sevmenin almak değil öncelikle vermek olduğu biçiminde tanımlanabilir.
Vermek nedir? Çok kolay gibi görünse de bu sorunun yanıtı gerçekte karışıklıklarla, belirsizliklerle doludur. Bu konuda en yaygın yanlış anlama, vermenin bir şeyden vazgeçme, bir şeyden yoksun kalma, bir başkasının uğruna kurban olma gibi anlaşılmasıdır. Kişiliği gelişmemiş, yönelimleri hep banacı, sömürücü ya da istifçiliğin ötesine geçmemiş kişi sevme edinimini böyle anlar.
Birçok kişi, topluma ayak uydurma gereksiniminin farkına bile varmaz. Bunlar, kendi özgür düşüncelerini ve eğilimlerini gerçekleştirdikleri, bireyci oldukları ve düşüncelerine kendi başlarına düşünerek ulaştıkları - ve çoğunluğun düşünceleriyle kendi düşüncelerinin aynı olmasının tamamen bir rastlantı olduğu - düşüyle yaşarlar.
İnsanın varoluşunun temelindeki gerçek, hayvanlar âleminden, içgüdüsel adaptasyondan çıkarak - hiçbir zaman tek etmediği, bir parçası olduğu - doğaya egemen oluşundadır. O doğanın bir parçasıdır ama kopmuştur ondan, geri dönmesi olanaksızdır artık. Bir kez kovulmuştur cennetten ki bu onun doğayla bütünleşmesinin ilk ifadesidir. Dönmeye yeltenirse eğer, melekler ateş saçan kılıçlarıyla yolunu kesecektir. İnsan ancak aklını kullanarak, bir daha elde edememek üzere yitirdiği insanlık öncesi uyumun yerine yeni, insanca bir uyum koyarak ilerleyebilir.