kısaca söyleyeyim, ne televizyon ekranı gibi bir dikdörtgen ne de dürbün deliği gibi kusursuz bir daire görüyoruz. iki gözün birlikte oluşturduğu görme alanı, burun ve kaş kemerlerinin fiziksel olarak sınırlandırdığı, kenarları net bir çizgiyle değil yavaşça silinerek kaybolan asimetrik ve yatay bir elipse benzer.
göz küremiz yuvarlak ve arkasındaki retina içbükey bir çanak şeklinde, fakat işin içine yüz anatomisi ve beyin girince geometri tamamen dağılıyor. tek bir gözün görüşü burun kökü, kaşlar ve elmacık kemikleri yüzünden dairesel kalamaz. iki gözün gördüğü alanlar merkezde üst üste bindiğinde, ortaya yatay eksende yaklaşık 200 derece, dikey eksende ise 130 ila 135 dereceye uzanan yatık ve amorf bir oval çıkar. yani gördüğünüz alanın belirli bir geometrik kutusu yoktur, sınırları yüz kemiklerinizin şekline göre oyulmuş basık bir alandır.
retinadaki fotoreseptörlerin dağılımı da homojen değil. merkezdeki foveada keskinlik zirvedeyken kenarlara doğru çubuk ve koni hücrelerinin yoğunluğu hızla düşer. bu yüzden görüntünün merkezini yüksek çözünürlüklü algılarken kenarlara doğru çözünürlük ve renk algısı dramatik biçimde erir. reviewer 2'nin makalede aradığı o köşeli ve kusursuz sınırları biyolojide bulamazsınız, görüş alanı kenarlarda bir çerçeveyle kesilmez, sadece kademeli olarak solup gider.
en önemli yanılgı ise göremediğimiz yerin siyah olduğunu sanmaktır. görme alanının bittiği yerde siyah bir çerçeve veya karanlık yoktur, hiçbir şey yoktur. primer görsel korteksiniz sadece retinadan sinyal gelen bölgeleri haritalandırır, sinyal gelmeyen sınır ötesi için bir yokluk hissi dahi üretmez. dolayısıyla insan gözü sınırları cetvelle çizilmiş bir ekrandan ziyade, merkezden kenarlara doğru eriyen amorf bir pencereden bakar.
Kaynaklar
- H. Stanley Thompson. The Visual Fields (Clinical Methods: The History, Physical, And Laboratory Examinations). Alındığı Yer: | Arşiv Bağlantısı
- Leonard A. Levin, Paul L. Kaufman, Albert Alm. Adler's Physiology Of The Eye. Alındığı Yer: | Arşiv Bağlantısı