Çok zor ve derin bir soru...
Varlığının kanıtı olmayanın yokluğunun da kanıtı olamaz!
Olmayanın yokluğuna dair kanıt arayabiliriz. Fakat bu bizi olmayanın varlığına dair kanıt arayanlarla, bulduklarını iddia edenlerle hem aynı pozisyona sokar hem de varlığın kendisi “yokluğun varlığının” ve bir müddet sonra da yokluğun kendisi “varlığın yokluğunun” yeter gerekçesi sayılır.
Bundan sonrası maddi evrene, akla, bilime elveda…
Ayrıca; bir şeyi “bir şey” olarak ifade etmeye başladığımız andan itibaren “o şey” bizim için ve öznel olarak soyut temelde “var” olur. Yani bir bakıma biz “var” ederiz.
Şayet kastımız diyalektik-materyalist temelde bir “varlığın” varlığı ise, işler değişir. Artık burada sadece bize bağlı öznel ile soyut olan bir durumun ötesinin kuralları; yani doğanın ve fiziğin, yani maddi evrenin nesnel (objektif, ölçülebilir, deneye tabi tutulabilir, doğrulanıp yanlışlanabilir) kuralları işlemeye başlar.
Bu kurallara uymayan var sayılamaz ve var sayılamayanın varlığının kanıtı yok iken yokluğunu kanıtlama derdi öznel(sübjektif) bir tercih olmanın ötesine geçemez.
Zorlarsak ne olur: Bu bizi, felsefeye nasıl bir rol biçtiğimiz ve bu rol üzerinden yaşamı, doğayı ve evreni nerede ne nasıl konumlandırdığımız ayırımı kadar eski ve temel iki farklı dünya görüşünün amansız düellosuna kadar götürür. Felsefeyi yorumlamakla yetinen idealist ile ona değiştirme hedefi koyan materyalist dünya görüşü düellosuna.
İlkinin (idealizmin) bu düelloyu kazanma şansı yoktur. Çünkü evrenin temel yasaları ile maddi gerçekliğine ve vesilesi ile bilime meydan okuyanın maddi bir evrende kazanma şansı yoktur.
İşte tam da burada, kendileri inanmasalar da, hatta bütün yaşamsal kurgularını ve sahip oldukları muazzam gücü maddi evrenin ve bilimin nimetlerine borçlu olsalar da; idealizmi kitleleri manipüle edip uyutma ve böylece daha kolay yönetebilme amacıyla şişirip şişirip pazarlayan egemenler (bugün için burjuvazi) , yukarıdaki düellonun idealizm lehine sonuçlanabileceği ve öte-idealist bir dünyanın varlığının kanıtlanabileceği savını, tarihsel süreç içinde defalarca ve başında “bilim insanı” sıfatı taşıyan nice şaşkın, tarafını karıştıran kalem aracılığıyla piyasaya sürme derdine düşmüşlerdir.
En yaygın olarak kullandıkları yöntem de “yokluğu- olmayanı” varlık ile önce ispatlayıp ardından varlığın kendisini (somut-maddi olanı) sözüm ona varlığını kanıtldıkları yokluğa mahkum etme yöntemidir.
Bu bazen karşımıza “hiçlik felsefesi”, bazen “ büyük çöküş”, bazen “medeniyetler çatışması”, bazen de “tarihin sonu” olarak çıkmış ve kökeni ta Platon’a kadar uzanır. Sevgiyle…