İlk önce doğa yasalarının ne olduğuna bir bakalım. Kabaca, doğada gözlemlediğimiz ve tekrarladığımız deneylerden hareketle formüle ettiğimiz, "bir şeyin olma biçimini" tanımlayan ilkelere "doğa yasası" diyoruz. Örneğin, Newton'un evrensel çekim yasası (kısaca ) bizim için neredeyse her günkü yaşantıda, topu bıraktığımızda yere düşmesini açıklıyor. Bu yasa sadece bir elma ağacının altında oturan Newton'a özgü bir kural değil; aynı çekim yasasının Ay'ın Dünya etrafında dönmesinde ya da galaksilerin birbirleriyle etkileşiminde de geçerli olduğunu varsayıyoruz. İşte bu "varsayım" evrensellik iddiasının ta kendisi.
Bir kek tarifi düşünün. Bu tarifi İstanbul'da da pişirseniz, Londra'da da pişirseniz, yaklaştığınız sonuç hep aynı olsun istiyorsunuz—en azından temel bileşenler aynı kaldıkça. Un, şeker, yumurta, fırın sıcaklığı, pişme süresi… Tüm bunlar aynı biçimde çalıştığında, ortaya yine bir kek çıkıyor. İşte doğa yasalarının evrenselliği buna benzer bir durum: Hangi "fırın" (gezegen, yıldız sistemi vb.) olursa olsun, yasa aynı tarifle işliyor diyoruz. Ama metafizik boyutta, şunu soruyoruz: Bu "tarifi" kim (ya da ne) yazdı? Yazılmaya mı mahkûmdu? Yoksa bu tarif, evrenin rastgele seçip sabitlediği bir dizi kural mı?
Evrenselliği biraz daha matematiksel gözle de inceleyebiliriz. Mesela Maxwell'in denklemlerini (elektromanyetizmanın temel taşları) ele alalım:
Bu formüller elektrik ve manyetizma arasındaki ilişkiyi evrensel olarak tanımlar. Bugün, bu denklemlerin farklı galaksilerde de geçerli olduğunu düşünüyoruz. Yani uzayın derinliklerindeki bir nötron yıldızının, patlayan bir süpernovanın ya da Güneş sistemimizin manyetik alan etkileşimlerinde yine aynı matematiksel yapı karşımıza çıkar. Bu "genel geçerlilik" fikri, işte evrensellik dediğimiz kavramın ta kendisi.
Peki bu noktada metafizik nereye giriyor? Bence asıl soru şu: "Bu formüller, evrende kendiliğinden mi var? Yoksa insan aklının doğa gözlemlerini düzenliyor oluşunun bir yansıması mı?" Kimilerine göre, örneğin platonik gerçekçi filozoflar, matematiksel yapıların evrenden bağımsız ve değişmez olduklarını söyleyerek, doğa yasalarının da bu soyut âlemde saklı olduğunu iddia edebilirler. Diğer yanda, nominalistler bu yasaların sadece bizim "modelleme şeklimiz" olduğunu, evrende kendiliğinden mutlak varlıklarının olmadığını savunabilir. Her iki yaklaşımda da "metafizik" bir tutum vardır: Biri yasaların varlığını değişmez soyut gerçeklikte bulurken diğeri yasaları insan aklının icadı ya da düzenlemesi olarak ele alır.
Gelelim süreklilik (ya da kesintisizlik) konusuna. Süreklilik, doğa yasalarının "her zaman ve her yerde" aynı şekilde işlemesini ifade eder. Mesela, 8 yaşındayken yaptığınız basit bir deney—hani şu meşhur mıknatısla metal toplama—80 yaşınıza geldiğinizde de aynı sonucu veriyorsa, orada bir süreklilikten bahsedebiliriz. Bu kuantum düzeyinde de işliyor, kozmik ölçekte de.
Diyelim ki bir opera binasında durmaksızın aynı sahne dekoru kullanılarak farklı oyunlar sahneleniyor. Sanki dekor hiç değişmiyor; her oyunun senaryosu, oyuncu kadrosu değişse de arka plandaki sahne hep aynı. Doğa yasalarının sürekliliği de aynı durumu andırıyor: Evren bir nevi "sabit dekor", oyunlar (olaylar) değişse de temel çerçeve aynı kalıyor. Bu dekorun "mutlak değişmez" olması ise işte "metafizik bir sabitlik" fikrini de beraberinde getiriyor. Kimi filozoflar, "Bu dekor baştan beri neden böyle dizayn edildi? Bu dizayn başka şekilde olamaz mıydı?" diye sorarak yine o metafizik kapıyı çalarlar.
Matematiksel tarafta sürekliliği topolojik bir kavram olarak da düşünebiliriz. Sürekliliğin (continuity) klasik tanımında, örneğin bir fonksiyon 'in a noktasında sürekliliği, "" ile verilir. Sanki doğa yasalarının her noktada ve her zamanda devrede olmasını, bu fonksiyonların sürekliliği gibi düşünebiliriz: Küçük bir uzay-zaman farkı, yasaların sonuçlarında küçük oynamalara neden olabilir ama tamamen "ortadan kalkmaya" yol açmaz. Evet, bu benzetme tam anlamıyla fiziksel süreçlere birebir örtüşmeyebilir, ancak "her zaman ve her yerde işleyen kuralın" topolojik anlamda kesintisiz bir fonksiyon gibi davranması, bilim felsefesinde hoş bir benzetme konusu olmuştur.
Şimdi geldik işin çetrefilli tarafına: Doğa yasaları metafizik olarak zorunlu (necessity) mudur, yoksa rastlantısal (contingency) mıdır? Zorunlu olduklarını savunanlar (mesela Spinoza tarzı bir bakış açısıyla), "Evrenin olmazsa olmaz, değişmez yapı taşları" diyerek bu yasaların hiçbir şekilde farklı olamayacağını öne sürerler. Yani tıpkı bir satranç oyununun kurallarının satrancın tanımında gömülü olması gibi, evren de kendi kurallarını "içkin" ve değiştirilemez şekilde barındırır.
Öte yandan, "Ya bu kurallar farklı olabilseydi?" diyenler de var. Kuantum alan teorisindeki bazı spekülasyonlara göre, evrenin temel sabitleri (örneğin ışık hızı , Planck sabiti , kütle çekim sabiti ) çok küçük bir oranda farklı olsaydı, bambaşka bir evren söz konusu olabilirdi. İşte bu da yasaların "zorunlu değil, şans eseri" olabileceği görüşünü destekleyebilir. Yine de bu şans, deyim yerindeyse "metafizik bir tesadüf" müdür, yoksa evrenler çokluğu (multiverse) teorileriyle açıklanabilecek bir doğal sonuç mudur? Tartışma hala sürüyor...
Bu tartışmalar size şöyle bir olayı hatırlatabilir: Hani bir ekibin okyanus tabanında yeni bir canlı türü keşfettiğini duyarız, "Bu canlı oksijen kullanmadan yaşıyor" derler. Bir bakıma, "Demek ki hayatın kuralı aslında oksijene bağlı olmak değilmiş, o da bir yan koşulmuş" diye düşünürüz. Yani zannettiğimiz yasalar, belki de koşullara göre şekil alan daha "geniş" ya da "esnek" prensiplerdir. İşte bu, tam olarak yasanın "kontenjanlı" (contingent) olduğunu, belirli şartlarda farklı görünebileceğini gösterir.
Metafizik naturalizm örneğin şöyle diyor: "Kardeşim, bu evrende gördüğümüz her şey doğaldır, yani başka bir şeye gerek yok. Doğa yasalarının evrenselliği ve sürekliliği de evrenin kendi yapısından kaynaklanıyor. Ekstra bir 'ruh' ya da 'üst ilke' aramaya gerek yok." Bu yaklaşım elbette, "Bu yasalar zaten doğanın parçası, fazladan metafiziksel ya da spiritüel bir açıklamaya gerek yok" demekle yetinir. Ne yalan söyleyeyim ben de bu açıdan bakıyorum, yani ha tanrı vaaaar, ha yoooook, bana ne artısı ne de eksisi var. Eninde sonunda ölecek miyim? Evet, tamam konu kapanmıştır. Ha beni vampir yapabileceklerse 8 10 kollu hindu tanrılarına da taparım sıkıntı yok :)
Ancak bir de dualist ya da teist yaklaşımlar var. Bu yaklaşımlarda, "Bu yasaların sabitliği, değişmezliği bir yüksek aklın (Tanrı'nın) koyduğu düzen olabilir" diye düşünenler çıkıyor. Hatta "Yasaları koyan bir irade varsa, bunlar tam da bu yüzden evrensel ve süreklidir" diye özetleyebileceğimiz bir bakış açısı da var.
Bunun ortasında duran kimi filozoflar ise (mesela pragmatist sayılabilecek Charles Sanders Peirce, bazen de Kantçı bakışlar), "Aslında biz bu yasaların evrensel ve sürekli olduğunu söylüyoruz, ama bu daha çok insan aklının doğayı kavrayış biçimiyle ilgili bir varsayım" diyerek topu biraz daha epistemolojiye atarlar. Yani belki de "yasalar var" dediğimiz şey, bizler için sadece "en iyi iş gören modeller" anlamına geliyor. Metafizik boyutta, yasaların kendilerinin özsel olarak var olup olmadıkları hala tartışma konusu.
Günümüzde bilim, bu konuyu gündelik pratikte fazla irdelemez. Yani fizikçiler ya da kimyagerler, "Bu yasa gerçekte metafizik olarak var mıdır?" sorusundan ziyade "Bu yasa test edilebilir mi, ölçümlerimizle uyuşuyor mu?" diye bakarlar. Çünkü bilimin metodolojisi, deneye ve gözleme dayanır; metafizik sorular bazen "faydasız" görülür. Ama bu sorunun gereksiz olduğu anlamına gelmez, tabii ki felsefe dünyasında kıyamet kopmaya devam ediyor.
Hatta hatırlayın, 20. yüzyılın ortalarında Karl Popper gibi filozoflar, bilimselliği "yanlışlanabilir" önermeler üretmek olarak tanımladı. Yani bir yasa ne kadar kesin görünürse görünsün, "bir gün yanlışlanabilecek verilerle karşılaşabiliriz" düşüncesi, bilimin temel yapı taşıdır. Bu anlayış doğa yasalarının mutlak ya da metafiziksel olarak "sabit" oluşuna biraz gölge düşürür: Çünkü "yarın bir veri gelir ve bugüne dek evrensel sandığımız yasa revizyona uğrar" diyerek kapıyı açık bırakırız.
Peki "Doğa yasalarının evrenselliği ve sürekliliği, metafizik nitelik taşır mı?" sorunuza kestirmeden "Evet" ya da "Hayır" demek mümkün mü? Görüldüğü gibi bu tamamen bakış açınıza, felsefi duruşunuza ve "metafizik" kavramına ne kadar geniş bir anlam yüklediğinize bağlı. Eğer "Bu yasaların bu şekilde olmasında kaçınılmaz, aşkın bir zorunluluk var" diyorsanız, evet, metafizik bir boyut var diyebiliriz. Ama "Yasalar sadece gözlemlerimizin tutarlı bir ifadesidir; gerçeklikte yasalar değil, olayların istatistiksel düzeni var" derseniz, bu sefer metafiziği daha minimal düzeyde kullanıyorsunuz.
Gündelik yaşamda, sanki bu yasaların evrensel ve sürekli olması bir lütufmuş gibi geldiği anlar olur—kek tariflerimiz, uçak mühendisliğimiz, cep telefonlarımız, hepsi bu kararlı yapı sayesinde çalışır. Yine de bu rahatlık alanımızın altında, "Ya bir gün yerçekimi şu formülden bıkıp kendi kafasına göre takılırsa?" gibi uçuk düşünceler, işte metafizik tartışmaların fitilini ateşler.
Bence en güzel benzetmelerden biri şudur: Bir tiyatro sahnesi var, perde açıldığında her gece aynı temel dekoru görüyorsunuz. Oyuncular değişebilir, oyunlar farklı olabilir, bazen sahnenin ışıkları kısılabilir ama o dekor sabit kaldıkça siz hep o "dünyaya" adım attığınızı hissedersiniz. Şimdi soru şu: O dekor, oyunu tasarlayan yönetmenin bilinçli tercihiyle mi orada duruyor, yoksa tiyatronun fiziksel yapısından kaynaklı, değiştirilmesi imkânsız beton kolonlar mı söz konusu? Metafizik tartışma, tam da bu beton mu, yoksa yönetmen mi? Yoksa ikisi de mi?
Dolayısıyla felsefi açıdan bakınca, hem evrensellik hem de süreklilik kavramlarının bir çeşit metafizik arka planı olduğu rahatlıkla söylenebilir. Ama bu "metafizik" dediğimiz şey, ille de doğaüstü veya tanrısal bir açıklama olmak zorunda değil. Bazılarına göre yasaların bu değişmezliği, mantık veya matematiksel zorunluluk gibi görünür ve dolayısıyla "zihin bağımsız" bir platonik gerçeklik olarak değerlendirilebilir. Bazılarına göreyse doğa yasaları, "Bir şeyin temelinde rastgelelik de olsa, biz bu rastgeleliği düzenli biçimde modelleyebiliyoruz, hepsi bu" diye açıklanabilir.
Son tahlilde deneysel bilimin bulguları, bu yasaların evrensel ve sürekli olduğuna dair çok güçlü kanıtlar sunsa bile onların "neden" böyle olduğunu kesin ve nihai bir şekilde açıklamak, çoğunlukla metafizik bir soru olarak kalır. Bir bakıma "müzik sesi neden belli bir armoni duygusu yaratıyor?" sorusuna benziyor—elbette fiziksel ve matematiksel açıklamaları var ama en derindeki "niçin?" hala bir sır. Doğa yasalarının da en temelinde belki "akustik" benzeri bir armoni yatıyordur; kimine göre bu armoni, kendi kendini açıklayan bir zorunluluk, kimine göre de kozmik bir piyango…
"Doğa yasalarının evrenselliği ve sürekliliği metafizik nitelik taşır mı?" sorusuna yanıt, ufak bir "Evet, hayır" ile geçiştirilebilecek gibi değil. Fakat ben şunu derim, bu evrensellik ve süreklilik fikri, bilimin belkemiği olmaya devam ettikçe, metafizik tartışmalar da onun etrafında dönmeye devam edecek. Gündelik yaşantıdan devasa galaksilere kadar, bu yasaların işleyişini gözlüyoruz. Uçaklar kalkıyor, GPS'ler çalışıyor, kuantum bilgisayarlar mercek altına alınıyor. Tüm bunlar aynı temel kuralların sürekli ve evrensel oluşuna dayanıyor. Ama "Neden o kurallar?" sorusunu sorduğumuzda, ister istemez kapıyı filozoflara, teologlara, hatta belki hayal gücüne sonuna kadar aralıyoruz.
Bence bu da işin en heyecan verici kısmı. Çünkü hep aynı kek tarifini uygulayıp duruyoruz diye, o tarifi "biz yazmadık" anlamına da gelebilir, "tarif ezelden beri var" da denebilir. Hangisi doğru? İşte bu tamamen hangi felsefi 'masada' oturduğunuza bağlı. Yani "metafizik nitelik taşıyor mu?" sorusu, "Bir açarsak laf çok uzar" dediğimiz meşhur konulardan. Şu an hâlâ uzuyor zaten—ve belki de bu hiç bitmeyecek 😂😂😂😂