Merhaba
Bazen bu sorunun arkasında aslında daha derin bir şey olduğunu düşünüyorum. Osmanlı İmparatorluğu neden İngiltere ya da İspanya gibi okyanuslara açılıp klasik anlamda sömürge imparatorluğu kurmadı? Bu soruya sadece askerî ya da ekonomik değil, sosyal yapı ve toplum ve felsefi açıdan da bakmak gerekiyor. Çünkü imparatorluklar şöyle şekillenir sadece güçle değil, hangi toplumsal düzenin ürünü olduklarıyla da şekillenirler. Tarihsel olarak bakarsak 15. ve 16. yüzyıldaki Coğrafi Keşifler sürecinde İspanya ve Portekiz Atlantik’e açılarak Amerika ve Uzak Doğu’da koloniler kurdular.
Fernand Braudel Akdeniz dünyasının uzun süre kendi içinde işleyen bir ekonomik sistem olduğunu, Osmanlı’nın da bu sistemin merkezinde yer aldığını söyler.[1] Ancak Atlantik ticaret yollarının yükselişiyle dünya ekonomisinin ağırlık merkezi değişti. Immanuel Wallerstein ise 16. yüzyıldan itibaren Avrupa merkezli kapitalist dünya sisteminin oluştuğunu ve çevre bölgelerin hammadde sağlayan periferilere dönüştürüldüğünü belirtir. Osmanlı bu yeni kapitalist çekirdeğin kurucu gücü değil, daha çok kara temelli büyük bir imparatorluktu.
Immanuel Wallerstein (1974)[2] ise modern dünya sisteminin 16. yüzyılda ortaya çıktığını, Avrupa’nın “çekirdek”, diğer bölgelerin ise “çevre” olarak konumlandığını ileri sürer. Bu modele göre sömürgecilik kapitalist dünya ekonomisinin yapısal bir sonucudur. Osmanlı bu kapitalist çekirdeğin kurucu aktörü olmamış, daha çok kara temelli bir imparatorluk olarak kendi iç vergi ve toprak düzenine dayanmıştır.
Osmanlı ekonomik sistemi büyük ölçüde tımar ve iltizam gibi vergi temelli düzeneklere dayanıyordu. Amaç, geniş ölçekli sermaye birikimi değil, düzenli vergi akışı ve siyasal istikrarın sürdürülmesiydi. Halil İnalcık (2003), klasik Osmanlı düzeninin askeri ve bürokratik bir imparatorluk modeli olduğunu ve toprak sisteminin merkezî otoriteyi güçlendirmek için tasarlandığını vurgular. Bu yapı, Avrupa’daki erken kapitalist ticaret burjuvazisinin yükselişinden farklı bir toplumsal örgütlenmeye işaret eder.[3]
Avrupa’da ise özel ticaret şirketleri küresel yayılmanın taşıyıcısı oldu. Örneğin British East India Company devlet ile özel sermayeyi birleştirerek denizaşırı kolonizasyonu kurumsallaştırdı. Kenneth Pomeranz (2000), Avrupa’nın sanayi öncesi dönemde küresel kaynaklara erişiminin ekonomik sıçramada belirleyici olduğunu belirtir. Osmanlı’da ise özerk ve güçlü bir ticaret burjuvazisi aynı ölçekte gelişmemiştir.[4]
Sosyolojik açıdan bakıldığında Avrupa’daki kapitalist dönüşüm, sınıf yapısını ve devlet ve toplum ilişkilerini değiştirmiştir. Charles Tilly (1990), modern devletlerin savaş ve sermaye ilişkisi üzerinden şekillendiğini ifade eder. Avrupa’da savaş finansmanı için geliştirilen mali ve ticari kurumlar, sömürgeciliği besleyen yapılar haline gelmiştir. Osmanlı’da ise askerî güç büyük ölçüde merkezî devlet yapısı üzerinden organize edilmiştir; özel sermaye öncülüğünde küresel yayılma modeli ortaya çıkmamıştır.
Felsefi açıdan ise modern Avrupa düşüncesi doğayı ve dünyayı keşfedilecek ve dönüştürülecek bir nesne olarak kavramaya başlamıştır. Francis Bacon’un bilgi anlayışı doğanın kontrol altına alınmasını meşrulaştıran bir epistemoloji (bilgi konusu ve bilgi sorununu ele alan bir temel felsefe disiplini) sunar. Bu zihinsel dönüşüm, modern öznenin dünyayı dönüştürme iddiasını güçlendirmiştir. Kolonyalizm bu zihniyetin siyasal ve ekonomik uzantısıdır. Osmanlı siyasal düşüncesinde ise “nizam-ı âlem”( Dünyaya nizam vermek, düzen getirmek demektir. Türklerin dünyayı hale yola koyma projesidir. ) ve adalet fikri ön plandadır; amaç küresel bir sermaye genişlemesi değil, düzenin korunmasıdır.
Bununla birlikte Osmanlı’nın fetihçi ve yayılmacı bir imparatorluk olduğu unutulmamalıdır. Balkanlar, Ortadoğu ve Kuzey Afrika askerî güçle kontrol altına alınmıştır. Ancak bu genişleme, Avrupa tipi merkez ve çevre sömürge kapitalizmi biçiminde değil, imparatorluk içi entegrasyon şeklinde gerçekleşmiştir (Quataert, 2000).[5]
Benim şahsi yorumum şöyle ;Arkeolojide bitirme teizmin konusu olan Akdeniz'de kolonizasyon harekleri araştırmalarımda öğrendiğim kadarıyla Osmanlı toplumsal düzeni çok dinli ve çok etnisiteli (Ortak ırksal, ulusal, kabilesel, dinsel, dilsel veya kültürel kökenleri olan insan gruplarını tanımlamak için kullanılan kavramdır. Bu grupların kültürel pratikleri ve bakış açıları, onları diğer insanlardan ayırt eder.) bir imparatorluk yapısıydı. Millet sistemi çerçevesinde farklı topluluklar belirli bir özerklikle varlıklarını sürdürüyordu. Osmanlı’nın klasik anlamda sömürgeciliğe girişmemesi bir ahlaki tercih ya da bilinçli bir “anti-emperyal” duruş değildi. Daha çok jeopolitik konum, ekonomik yapı, toplumsal sınıf dengeleri ve zihniyet dünyasının bir sonucuydu. Avrupa’da kapitalizm ve modern devlet birlikte büyürken, Osmanlı farklı bir tarihsel yolda ilerliyordu. Tarih bazen kimlerin daha güçlü olduğu kadar, hangi toplumların hangi yapısal mantıkla örgütlendiğiyle de ilgilidir. Sömürgecilik bir irade meselesinden çok, belirli bir ekonomik ve toplumsal formun ürünüdür.[6] Osmanlı oradaki sistemi değiştirmez kendi yapısına entegre ederdi .
Teşekkür ederim.
Kaynaklar
- Fernand Braudel. (1972). The Mediterranean And The Mediterranean World In The Age Of Philip Ii. Yayınevi: Harper & Row..
- Immanuel Wallerstein. (2011). The Modern World-System I: Capitalist Agriculture And The Origins Of The European World-Economy In The Sixteenth Century. Yayınevi: University of California Press,.
- HALİL İNALCIK. (2003). Osmanli İmparatorluğu Klâsik Çağ. Yayınevi: YAPIKREDİ YAYIN EVİ.
- KENNETH POMERANZ. (2000). The Great Divergence. Yayınevi: Princeton University Press.
- DONALD QUATAERT. (2000). The Ottoman Empire, 1700–1922. Yayınevi: Cambridge University Press..
- HATİCE KUTBAY. (). Kişisel Yorumum Ve Arkeolojide Bititme Tezim Akdenizde Kolonizasyon Hareketleri.