Merhaba
İnsanlık tarihinde seks ile üreme arasındaki ilişkinin ne zaman fark edildiğini kesin olarak belirlemek oldukça zordur. Bunun temel nedeni, insanlığın büyük bölümünün yazı öncesi dönemlerde yaşamış olmasıdır. Ancak antropoloji, biyoloji ve tarih alanındaki çalışmalar, insanların bu ilişkiyi çok erken dönemlerde gözlemsel olarak fark etmiş olabileceklerini, fakat üremenin biyolojik mekanizmasını anlamalarının oldukça geç bir tarihte gerçekleştiğini göstermektedir.
İnsan toplulukları tarih boyunca doğayla iç içe yaşamış ve hayvanların üreme davranışlarını yakından gözlemlemiştir. Erkek ve dişi bireylerin çiftleşmesinden bir süre sonra yavrunun doğduğunu görmek, insanlar için temel bir nedensellik ilişkisi kurmalarına imkân sağlamış olmalıdır. Bu nedenle birçok araştırmacı, insan topluluklarının cinsel ilişki ile doğum arasındaki bağlantıyı tarih öncesi dönemlerde fark etmiş olmasının oldukça muhtemel olduğunu belirtmektedir (Marlowe, 2004).Antropolojide oldukça ilginç ve uzun süre tartışılmış bir konu, bazı toplumlarda babalık kavramının biyolojik değil kültürel bir olgu olarak yorumlanmasıdır. Yani bazı toplumlarda bir çocuğun babası, sadece çocuğun oluşumuna biyolojik olarak katkı sağlayan erkek değil; sosyal olarak o çocuğu kabul eden, büyüten veya annenin partneri olan kişi olarak görülür. Bu durum, insan üreme bilgisinin yalnızca biyolojiye değil, aynı zamanda kültürel düşünme biçimlerine de bağlı olduğunu gösterir.
Antropolog Bronisław Malinowski’nin 20. yüzyılın başlarında yaptığı çalışmalar bu tartışmanın başlangıç noktalarından biridir. Malinowski, Trobriand Islands’nda yaşayan toplum üzerine yaptığı araştırmalarda, bu toplumun çocuk oluşumunu yalnızca cinsel ilişkiye bağlamadığını ileri sürmüştür. Ona göre Trobriand toplumunda hamileliğin, ataların ruhlarının kadının bedenine girmesiyle gerçekleştiğine inanıldığı ifade edilmiştir. Bu yorumda erkek biyolojik bir “tohum verici” olarak değil, daha çok sosyal bir baba olarak kabul edilmektedir (Malinowski, 1929)[1].
Ancak daha sonraki antropolojik çalışmalar, bu tür yorumların bazen yanlış anlaşılmalardan kaynaklanabileceğini de göstermiştir. Örneğin antropolog Gananath Obeyesekere, Malinowski’nin yorumlarının abartılı olabileceğini ve Trobriand toplumunun aslında cinsel ilişki ile gebelik arasında bir bağlantı kurduğunu savunmuştur. Ona göre bu toplumda ruhların rolü sembolik bir açıklamadır; yani biyolojik süreç bilinmekte fakat kültürel bir anlatıyla ifade edilmektedir (Obeyesekere, 2001).
Benzer şekilde bazı Amazon ve Melanezya toplumlarında görülen “çoklu babalık” (partible paternity) inancı da antropolojide dikkat çeken bir örnektir. Bu inanca göre bir çocuğun oluşumuna birden fazla erkek katkıda bulunabilir. Bu nedenle çocuk, annesiyle cinsel ilişkiye girmiş birden fazla erkeğin çocuğu olarak kabul edilebilir. Antropolog Stephen Beckerman’ın Amazon’daki çalışmalarında, bazı topluluklarda bu inancın çocuğun sosyal güvenliğini artıran bir sistem oluşturduğunu ortaya koymuştur. Böylece çocuk birden fazla erkek tarafından korunup desteklenebilir (Beckerman & Valentine, 2002).
Psikolojik ve sosyolojik açıdan bakıldığında bu durum oldukça anlamlıdır. İnsan toplumlarında “babalık” yalnızca genetik bir bağ değildir; aynı zamanda sorumluluk, bakım ve sosyal statü ile ilişkilidir. Bir çocuğu büyüten, ona kaynak sağlayan ve toplumsal olarak sahiplenen kişi çoğu zaman gerçek baba olarak kabul edilir. Bu nedenle bazı toplumlarda biyolojik gerçeklikten çok toplumsal ilişkiler belirleyici olabilir.
Bu örnekler bize önemli bir şeyi gösterir: İnsan üremesi biyolojik olarak aynı şekilde gerçekleşse de, insanların bunu anlama ve yorumlama biçimleri kültürden kültüre değişebilir. Antropolojinin en ilginç yönlerinden biri de tam olarak budur. İnsan bedeni evrensel olsa bile, insanların bu bedeni ve onun işleyişini açıklama biçimleri kültürel düşünce sistemleri tarafından şekillendirilebilir.
Antropolojik araştırmalar da bu görüşü desteklemektedir. Örneğin Tanzanya’da yaşayan avcı-toplayıcı Hadza topluluğu üzerine yapılan bir çalışmada, bireylerin hamileliğin cinsel ilişkiyle bağlantılı olduğunu bildikleri görülmüştür. Ancak aynı araştırma, bu toplulukta yumurtlama döngüsü veya fertilite gibi biyolojik süreçlerin tam olarak anlaşılmadığını da göstermiştir. Bu durum, insanların cinsellik ile gebelik arasındaki ilişkiyi bildiğini fakat üremenin fizyolojik mekanizmasını ayrıntılı olarak kavrayamadığını ortaya koymaktadır (Marlowe, 2004).
Antropoloji literatüründe zaman zaman bazı toplumların erkeklerin üremedeki rolünü bilmediğine dair iddialar da ortaya atılmıştır. Özellikle 20. yüzyılın başlarında Papua Yeni Gine’de yaşayan bazı toplulukların babalık kavramını farklı şekilde yorumladıkları ileri sürülmüştür. Ancak daha sonra yapılan araştırmalar, bu yorumların büyük ölçüde yanlış anlaşılmalara dayandığını göstermiştir. Bu toplumların da cinsel ilişki ile hamilelik arasında bir bağ kurdukları, ancak üreme sürecini farklı kültürel ve sembolik açıklamalarla yorumladıkları anlaşılmıştır (Herdt, 1994).
Öte yandan üremenin biyolojik mekanizmasının bilimsel olarak anlaşılması oldukça geç bir dönemde gerçekleşmiştir. Sperm hücreleri ilk kez 1677 yılında Hollandalı bilim insanı Antonie van Leeuwenhoek tarafından mikroskop aracılığıyla tanımlanmıştır. Bu keşif, insan üremesinin mikroskobik düzeyde anlaşılmasında önemli bir dönüm noktasıdır (Cobb, 2006).[2] Daha sonraki yüzyıllarda yapılan çalışmalarla yumurtlama, döllenme ve embriyonik gelişim süreçleri ayrıntılı biçimde açıklanmıştır.
Bu bilgiler ışığında değerlendirildiğinde, insan topluluklarının seks ile doğum arasındaki ilişkiyi muhtemelen tarih öncesi dönemlerde gözlem yoluyla fark ettikleri, ancak üremenin biyolojik mekanizmasını bilimsel olarak anlamalarının modern bilimin gelişmesiyle mümkün olduğu söylenebilir. İnsan zihni doğayı anlamaya çalışırken önce gözlem ve deneyimden yararlanmış, daha sonra bu gözlemler bilimsel yöntemlerle açıklanmıştır. Seks ve üreme arasındaki ilişkinin anlaşılması da bu uzun bilgi birikimi sürecinin bir parçası olarak değerlendirilebilir.[3]
Kaynaklar
-
Bronislav Malinowski. (1929). The Sexual Life Of Savages In North-Western Melanesia.. Yayınevi: London: Routledge..
-
Matthew Cobb. (2006). The Egg And Sperm Race: The Seventeenth-Century Scientists Who Unravelled The Secrets Of Sex, Life And Growth.. Yayınevi: London: Free PresS.
-
Hatice Kutbay. (). Kendi Fikrim.