Merhaba
Benimde zaman zaman aklıma gelen bir sorudur bu .“Hiçbir şey için geç değilse, her şey için çok mu erken?” sorusu, zamanın yalnızca kronolojik bir ölçüm değil, aynı zamanda varoluşsal bir deneyim olduğunu düşündüren derin bir felsefi sorgudur. Bu ifade, insanın kendi yaşamına ve eylemlerine anlam verirken zamanı nasıl konumlandırdığına dair temel bir gerilimi açığa çıkarır: bir yandan geçmişin telafi edilebilirliği fikri, diğer yandan geleceğin henüz hazır olmadığı duygusu. Felsefi açıdan bakıldığında bu ikilik, zamanın nesnel mi yoksa deneyimsel mi olduğu sorusuna dayanır.
Zamanın metafizik doğasına ilişkin tartışmaların en çarpıcı örneklerinden biri McTaggart’ın zamanın gerçekliğini reddeden yaklaşımıdır. McTaggart, geçmiş-şimdi-gelecek dizisine dayalı zaman anlayışının kendi içinde çelişkili olduğunu savunarak, zamanın metafizik anlamda gerçek olmadığını ileri sürer (McTaggart, 1908). Bu bakış açısına göre “geç” ya da “erken” gibi nitelemeler, nesnel bir temele değil, insan zihninin olayları sıralama biçimine dayanır. Dolayısıyla hiçbir şey için geç olmaması, zamanın kendisinin mutlak bir otorite olmamasından kaynaklanır. Zaman varsa bile, insanın ona yüklediği anlam sabit değildir (McTaggart, 1908, doi:10.1093/mind/XVII.68.457).
Fenomenolojik yaklaşım ise soruyu bambaşka bir düzleme taşır. Heidegger’e göre zaman, dışsal bir akış değil, insan varoluşunun temel yapısıdır. İnsan, geçmişi taşıyan, geleceğe yönelen ve şimdide karar veren bir varlıktır. Bu nedenle “geç kalmak” ya da “erken olmak”, takvimsel bir ölçüden çok varoluşsal bir farkındalık hâlidir. Heidegger’in ifadesiyle insan, her zaman kendisinin önündedir; yani henüz olmadığı şeye doğru yönelmiş durumdadır (Heidegger, 1927). Bu bağlamda hiçbir şey için geç değildir, çünkü insan her an kendisiyle ve dünyayla yeni bir ilişki kurabilir. Aynı zamanda her şey için “çok erken” hissi de bu yönelmişlikten doğar; çünkü gelecek, henüz tamamlanmamış ve belirsizdir (Heidegger, 1927/2010).
Bu düşünce çizgisi Sartre’da da sürdürülür. Sartre’a göre bilinç, zamanı pasif biçimde yaşayan değil, onu sürekli yeniden kuran bir etkinliktir. İnsan, geçmişte yaptıklarıyla sınırlı değildir; her an kendini aşma potansiyeline sahiptir. Bu nedenle zaman, insanı belirleyen katı bir kader olmaktan çok, insanın özgürlüğünün sahnesidir. Bu perspektiften bakıldığında “geç kalmışlık”, çoğu zaman nesnel bir durumdan çok, bireyin kendini dondurduğu bir bilinç hâlidir (Sartre, 1943).
Bilimsel açıdan zaman ise bambaşka bir düzlemde ele alınır. Einstein’ın görelilik kuramı, zamanın mutlak olmadığını, gözlemciye ve fiziksel koşullara bağlı olarak değiştiğini göstermiştir. Ancak bu yaklaşımda bile zaman, ölçülebilir ve fiziksel bir boyut taşır. Einstein’ın filozoflarla ilişkilendirilen zaman kavramına mesafeli duruşu, zamanın deneyimsel yorumları ile fiziksel zamanı birbirinden ayırır. Fiziksel olaylar için “erken” ve “geç” net biçimde tanımlanabilirken, insan yaşamına dair kararlar bu tür kesinliklere indirgenemez (Einstein, 1916/2005).
Bu nedenle “Hiçbir şey için geç değilse, her şey için çok mu erken?” sorusu, zamanın fiziksel değil varoluşsal boyutuna işaret eder. Bu ifade, insanın geçmişini mutlak bir kayıp olarak görmemesi gerektiğini, geleceği ise kesinleşmiş bir kader gibi düşünemeyeceğini ima eder. Geç kalmışlık duygusu çoğu zaman geçmişe yüklenen aşırı anlamdan, erkenlik hissi ise geleceğin belirsizliğinden doğar. Oysa insan, tam da bu belirsizlik içinde eylemde bulunabilen bir varlıktır.
Sonuç olarak bu soru, zamanın kendisinden çok, insanın zamanla kurduğu ilişkiyi sorgular. Metafizik düzeyde zamanın gerçekliği tartışmalıysa, fenomenolojik düzeyde zaman insanın varoluş biçimidir. Bu nedenle hiçbir şey için mutlak anlamda geç değildir; çünkü insan, anlamı her an yeniden kurabilir. Aynı şekilde her şey için “çok erken” hissi de kaçınılmazdır; çünkü gelecek, insanın hiçbir zaman tamamen hazır olamayacağı bir ufuk olarak kalır. Bu gerilim, insan olmanın temel koşullarından biridir.
Vakit ayırıp okuduğunuz için teşekkür ederim.