Olan, olmamış olandır; çünkü varlık, yokluğun sessiz çığlığının kendi üzerinde yarattığı, ancak yine de kendisi olmayan bir yansımadır.
Zihin, gerçekliğin üzerine serilmiş bir örtü değil, bizzat gerçekliğin kendi dokusuna sızan bir kırılmadır; nesneler, ancak aralarındaki boşluklarda varlık kazanırlar ve bu boşluklar da zihnin nesneleri ayırmak için kullandığı birer kurgudan ibarettir. Dolayısıyla, ne gözlemleyen öznedir ne de gözlemlenen nesne; her ikisi de, birbirinin varlığını zorunlu kılan, ancak kendi başına hiçbir ontolojik ağırlığı olmayan, karşılıklı birer yansımadan ibaret olan fenomenolojik birer düğümdür.
Dünya Yahudiliğinin işlevi sorusu, ırksal bir soru değildir; aksine, her türlü bağlılıktan kurtulmuş olarak, bütün varolanları Varlık’tan köksüzleştirme görevini dünya tarihsel bir ‘misyon’ olarak üstlenebilen insan karakterinin metafizik niteliği sorusudur.
Varolma... kendi hükmetmediği fırlatılmışlığını taşır...
Varolma şu anlama gelir: Hiçin içine bırakılma...
Hiç köklü bir şekilde açığa çıkarılmaksızın,
kendi olma da, özgürlük de yoktur.
İnsan, varoluşunu anlamak için düşünmelidir.
Varlık, var olanın içindeki kendi olmayışında gizlenir; bu olmayış, onun var oluşunun temel koşuludur.