Hiç düşündünüz mü, neden bir köpek bizde "hav hav" derken, İngilizler "woof woof" diyor? Veya bir şeye çarptığımızda içimizden neden "ah" çıkar, başka dillerde başka? Dilin kökenleri yüzyıllardır kafa kurcalayan bir sır. 19. yüzyıl bilginleri ilk başta basit düşünmüş: dil doğadaki sesleri taklit ederek (Max Müller'in alaycı adıyla Bow-Wow Teorisi) ya da içgüdüsel ünlemlerle (Pooh-Pooh Teorisi) başlamış olabilir demişler.
Mantıklı geliyor, değil mi? Ama işte tam burada işler ilginçleşiyor. O "hav hav" bile kültürün ve dilin filtresinden geçerek kulağımıza geliyor. Yani sandığımızdan çok daha erken bir noktada, sesler bile bize özgü bir yoruma kavuşuyor. Dahası, dilimizdeki kelimelerin çok azı gerçekten ses taklidi. "Ağaç" kelimesinin kendisi bir ağaca benzemiyor mesela.
Bazı kelimelerde ses ve anlam arasında garip bir uyum var gibi geliyor ('minik', 'tombul' gibi), dilbilimde buna 'ses sembolizmi' deniyor. Hatta 'bouba/kiki' deneyi gibi şeyler bunun gerçek olduğunu da gösteriyor. Ama yine de çoğu kelime tamamen rastgele. "Niye bu şeye masa denmiş ki?" diye sorduğunuzda, mantıklı bir cevap yok. Dilin bu büyük kısmının keyfi oluşu, kökenini daha da gizemli yapıyor.
Konuşma fosilleşmiyor, dolayısıyla kesin bir başlangıç anı bulmak neredeyse imkansız. Ama bu bilmece, insanı insan yapan bu eşsiz yeteneğin ne kadar derin ve hayranlık uyandırıcı olduğunu hatırlatıyor bize. Bizimle birlikte evrilen, bizi bugünkü biz yapan bir mucize gibi.