Herkes bir şeyler bırakmak istiyor. Adı bir yerde kalsın, yaptığı bir şey hatırlansın, geçtiği belli olsun. Bu istek çok insani, çok eski. Mezar taşlarına bakınca görüyorsun, mağara duvarlarına çizilmiş ellere bakınca görüyorsun. Ben buradaydım, ben vardım. Ama iz bırakmak derken ne kastediyoruz tam olarak? Çoğu zaman büyük şeyler aklımıza geliyor. Bir eser, bir buluş, bir hareket, bir şirket. Adının bir binaya, bir sokağa, bir ödüle verilmesi. Bunlar gerçek izler elbette ama bu listeye girecek insan sayısı sınırlı. Geri kalanlar ne yapacak? Belki iz sandığımız şey çok daha küçük ve çok daha gerçek. Bir çocuğa öğrettiğin şey. Birinin en karanlık gecesinde yanında olmak. Onlarca yıl sonra biri seni hatırlıyorsa ve bu hatırlama onu iyi hissettiriyorsa, bu bir iz değil mi? Sorun şu ki küçük izler görünmüyor. Ölçülemiyor, paylaşılamıyor, bir yere yazılamıyor. Büyük izler ise çoğu zaman iz bırakma kaygısıyla yapılıyor, o yüzden içleri bazen boş. İz bırakmak istiyorsak önce şunu sormamız lazım: kimin hayatında, nasıl bir iz? Cevap ne kadar spesifikse niyet o kadar gerçek. Genel bir kalıcılık isteği çoğu zaman ölüm korkusunun başka bir adı. Özgül bir iz ise sevginin. Belki de iz bırakmanın en sağlıklı hali, onu amaç edinmemektir. İz bırakmaya odaklandığında insanların hafızasında yer ararsın. Ama iyi yaşamaya odaklandığında, o hafızalarda zaten yer bulursun.
Bir öğretmenin amacı öğrencilerinin onu yıllar sonra hatırlaması değildir, sadece bildiğini aktarır. Ama bazen tek bir cümlesi bir ömür boyunca devam eder yaşamaya...