Çoğumuz insanın elini eteğini çektiği bir dünyada doğanın anında bayram edeceğini ve her yerin zengin bir tür cennetine dönüşeceğini hayal ederiz. Ancak ekoloji tarihi ve fosil kayıtları, insan ile biyosfer arasındaki ilişkinin bu kadar yüzeysel olmadığını bize çarpıcı bir şekilde hatırlatıyor.
York Üniversitesinin 2000 yıllık fosil polen katmanlarını inceleyen yeni bir çalışması, 1347 yılındaki meşhur Kara Ölüm salgını sonrasında çok acayip bir gerçeği gün yüzüne çıkardı. Salgın Avrupa nüfusunun neredeyse yarısını yok ederken, bitki biyoçeşitliliği de insanlarla beraber benzeri görülmemiş bir çöküşe geçti. Tarlaların terk edilmesini takip eden 150 yıl boyunca bitki türleri hızla azaldı.
Peki insanların ortalıkta olmaması bitkileri nasıl vurdu?
Hepimizin bildiği gibi günümüz endüstriyel tarımı aşırı kimyasal kullanımı ve monokültür arazileriyle doğayı adeta boğuyor. Fakat Orta Çağ'daki geleneksel tarım bundan çok farklıydı. Nadasa bırakılmış topraklar, küçük tahıl şeritleri, otlaklar ve koruluklar bir araya gelerek devasa bir habitat mozaiği oluşturuyordu. Bu karmaşık peyzaj, sayısız açık alan bitkisine nefes alacak mikro yaşam alanları açıyordu. Salgın yüzünden tarlalar insansız kalınca bu dinamik mozaik bir anda yok oldu, araziler kapandı ve tek tipleşti. Böylece bitkilerin çeşitliliği de hızla eridi.
Bu durum bize çok önemli bir ders veriyor: Doğayı koruma mücadelemizde insan ile tarımı doğrudan yaban hayatın düşmanı ilan etmek yerine, geleneksel karma modellerin sunduğu o zengin habitat yapısını anlamak zorundayız. Çünkü doğayı tamamen kendi haline bırakmak, her zaman beklediğimiz o zenginliği geri getirmeyebilir.
Sizce modern koruma biyolojisinde insanı doğadan bütünüyle yalıtmak mı daha mantıklı, yoksa geleneksel mozaik arazi modellerini günümüze uyarlamak mı?
0 görüntülenme