Bugünlerde bir şeyi tasarlarken, genelde en görünür ve en çok akılda kalacak şekilde yapmaya çalışırız değil mi? Bir marka logosu, bir binanın girişi, bir anıt... Oysa antik çağlarda bazı medeniyetlerin ölüyü gömerken bile farklı stratejiler izlediğini görmek çok ilginç.
İtalya'da bulunan bu Piceni prensinin mezar alanı beni düşündürttü. Normalde bu uygarlıkta mezarlıklar, yaşayanlardan ayırmak için bir hendekle çevrilirmiş. Gayet mantıklı, bir sınır çizersin. Ama bu yeni keşfedilen yer, hendek yerine ahşap bir çit, bir palisatla çevrili. Üstelik hafif de bir tepenin üzerine kurulmuş. Bu, "ayır" demekten çok, "bakın burası çok önemli, burası kudretli birinin yeri" demek gibi bir şey.
Yani ölüler diyarı ile yaşayanlar arasına fiziksel bir mesafe koymak yerine, o ölü diyarı adeta bir sahneye dönüştürmüşler. Chariotlar, silahlar, kadınların kıyafetlerindeki kehribarlı iğneler... Her şey bir mesaj veriyor. Sanki sadece tanrılara veya öteki dünyaya değil, aynı zamanda yaşayan halka da "bu kişi önemliydi, gücü vardı ve sonrası için de bir şeyler hazırlandı" diyorlar. Bu sessiz mesajlaşma, binlerce yıl sonra bile hâlâ etkisini sürdürüyor.
Tabii her şeyi tam olarak yorumlamak zor. O bronz kaplardaki organik kalıntılar gerçekten cenaze ziyafetinden mi, yoksa ahiret için birer sunu muydu? Tam bilemiyoruz. Ama insan yine de merak ediyor: Bizden geriye kaldığında, en çok neyimizle hatırlanmak isteyeceğiz? Ve bunu göstermek için ne gibi işaretler bırakıyoruz?