Sofie’nin Dünyası, sanki biri gelip omzuna dokunuyor da “hiç durup düşünmüş müydün?” diye soruyor gibi bir kitap. Okurken kendini bir romanın içinde değil de, uzun bir sohbette buluyorsun. Hem merak ediyorsun hem biraz afallıyorsun. Çünkü Sofie’nin aldığı o mektuplar aslında bize geliyor.
“Sen kimsin?”
Bu soru kitap boyunca peşini bırakmıyor. Basit gibi duruyor ama cevabı hiç de öyle değil. Gaarder, felsefeyi ağır ağır, ürkütmeden anlatıyor. Öğretmiyor, merak ettiriyor. Sanki karşısında oturmuş da “gel birlikte düşünelim” diyor.
Sofie çocuk ama soruları çok büyük. Dünya neden var, biz neden buradayız, doğru nedir, gerçek nedir? Ve bir yerden sonra fark ediyorsun ki, büyüdükçe unuttuğumuz şey tam da bu sorular.
“Felsefe, alışkanlıklarımızı sorgulamaktır.”
Kitabın en güzel tarafı şu: Bilgiyle boğmuyor. Masal gibi anlatıyor ama masalın içinde koca bir düşünce tarihi var. Bir yandan Platon’la, Aristoteles’le tanışıyorsun; bir yandan da kendi hayatına dönüp bakıyorsun.
Ve sonra o farkındalık geliyor:
Biz de Sofie gibiydik bir zamanlar.
Dünyaya şaşırıyorduk.
Sonra alıştık.
Sofie’nin Dünyası insana şunu hatırlatıyor:
Büyümek her şeyi bilmek değil,
sormaya devam edebilmek.
“En tehlikeli insanlar, artık soru sormayanlardır.”
Kitap bittiğinde daha bilgili hissetmiyorsun belki ama daha uyanık hissediyorsun. Ve bu, bazen bilgiden çok daha kıymetli. Çok genç yaşta bu kitabı okurken sık sık durup kendi hayatıma baktım; meğer ben de uzun zaman bazı soruları erteleyerek yaşıyormuşum.” :)))keşke emoji ekleye bilsek