Romanın yaşlı anlatıcısı Granser’ın geçmişe bakışı insanın içini burkuyor. Torunlarına anlatmaya çalıştığı dünya artık onlara masal gibi geliyor. Bilginin aktarılmadığı yerde hafızanın da öldüğünü hissediyoruz. Bir yerde şu cümle yankılanıyor (Türkçe yaygın çevirilerden) “Biz her şeyi biliyorduk, ama bildiklerimiz bizi kurtarmaya yetmedi.”
Bu cümle, bugün bile fazlasıyla tanıdık. Bilgi var, teknoloji var, ama kibir de var. London sanki zamanın içinden bize bakıp şunu söylüyor. İnsanı felakete sürükleyen cehalet değil sadece, kendini yenilmez sanması.
Kızıl Veba’nın en sarsıcı tarafı, insanın doğa karşısındaki küçüklüğünü hatırlatması. Salgın geçiyor ama insanın içindeki vahşilik, bencillik ve unutkanlık kalıyor. Uygarlık çöküyor, fakat doğa sessizce yoluna devam ediyor. Roman boyunca insan şunu düşünüyor. “Biz gerçekten ilerledik mi, yoksa sadece daha karmaşık hale mi geldik?”
Kitabı kapattığımda içimde şu his kaldı: Kızıl Veba karamsar bir distopya değil, uyarı dolu bir mektup. Ve o mektup hâlâ açılmayı bekliyor. Çünkü Jack London’ın anlattığı gelecek, her an yeniden yazılabilecek kadar yakın.
Bu kitabı okurken sık sık durup etrafıma baktım. Sahip olduğum her şeyin ne kadar “geçici” olduğunu düşündüm. İnandığım düzenin, güvendiğim bilginin ve alıştığım konforun bir anda anlamsızlaşabileceğini hissettim. Kızıl Veba bana şunu hatırlattı: Asıl mesele hayatta kalmak değil, insan kalabilmek. Ve galiba en zor olan da tam olarak bu.
Eseri paylaşan arkadaşıma ve inceleme yazımı okuyan herkese teşekkür ederim.