Saramago’nun Kabil’i, geleneksel anlatıdaki “lanetli katil” değildir. Aksine, Tanrı’nın keyfi adaletine itiraz eden, ahlaki çelişkilerine kafa tutan bir anti-kahramandır. Öfkesi, kıskançlığı, çaresizliği ve insaniliğiyle Tanrı’nın kusurlu dünyasında yol arayan bir birey hâline gelir. Yazarın asıl derdi yalnızca dini sorgulamak değil; insanlığın otoriteye boyun eğme alışkanlığına, korkaklığına ve ikiyüzlülüğüne sert bir eleştiri getirmektir.
Roman boyunca sorular nettir:
Madem Tanrı mutlak iyi ve her şeye kadir, neden bu kadar acı vardır?
Adilse, neden trajediyi en baştan önlemez?
Saramago burada Tanrı’yı dokunulmaz bir kutsal olmaktan çıkarır; insan aklı ve vicdanının terazisine koyar. Bu, inanca değil, otoritenin meşruiyetine atılmış bir taştır. Kabil de bir adamdan çok, insanlığın Tanrı’yla, ahlakla ve iktidarla hesaplaşmasının simgesidir.
Üslup yine Saramago’ya özgüdür: uzun, nehir gibi akan cümleler; tırnaksız diyaloglar; soluk aldırmayan bir ritim. Bu akış, ağır felsefi yükü taşınabilir kılar. Kabil kolay okunur ama kolay hazmedilmez; rafa kaldırılmaz, zihinde çentik, kalpte sızı bırakır.