— “Frankenstein’ı bitirdim… ama aklımda bir korku hikâyesi kalmadı,” diyorsun.
— “Evet,” diyorum, “insanın içini üşüten bir yalnızlık kaldı daha çok.”
— “Canavar sandığımız şey aslında o kadar da korkunç değil sanki.”
— “Hiç değil,” diyorum. “Korkunç olan, ona kimsenin bakmaması.”
Bir noktada yaratık konuşmaya başlayınca her şey değişiyor.
— “Ben kötü doğmadım,” dediğinde…
— “İşte orada,” diyorsun, “hikâye kırılıyor.”
— “Victor daha suçlu gibi gelmedi mi sana?”
— “Çok,” diyorsun. “Yapıyor, yaratıyor ama sonra yüzünü çeviriyor. Sanki sorumluluk almaktan kaçan herkes gibi.”
— “Bence kitap tam da bunu soruyor,” diyorum. “Bir şey yaratmak mı zor, yoksa ona sahip çıkmak mı?”
— “Sahip çıkmak,” diyorsun hiç düşünmeden.
— “Yaratık şiddetli oluyor ama…”
— “Ama önce sevilmek istiyor,” diyorsun. “Bir insan gibi.”
Kitabı kapatırken ikimiz de aynı yerde duruyoruz:
— “Asıl canavar kimdi?”
— “Bence,” diyorum, “yarattığından korkup kaçan akıldı.”
Ve sessizlik oluyor. Çünkü Frankenstein bitince insan şunu fark ediyor:
Canavarlar bazen doğmaz. Terk edilerek yapılır.