Beyaz Geceler, Dostoyevski’nin insan ruhunun en kırılgan hâllerini büyük olaylara ihtiyaç duymadan anlatabildiği, sessiz ama derin bir metindir. Bu kısa roman, Petersburg’un yaz gecelerinde geçen dört gün ve bir sabah boyunca, isimsiz bir anlatıcının iç dünyasında yaşanan sarsıntıyı konu alır. Dış dünyada neredeyse hiçbir şey değişmez; asıl hareket, insanın içindeki umut, hayal ve yalnızlık arasında gidip gelen duygulardadır.
Eserin merkezinde yalnızlık vardır; ancak bu yalnızlık acı veren bir karanlık değil, alışılmış, neredeyse korunulan bir içe kapanış hâlidir. Anlatıcı, kalabalıklar içinde görünmez olmayı öğrenmiş, hayallerle gerçeklik arasındaki sınırda yaşamayı kabullenmiştir. Dostoyevski, bu karakter aracılığıyla insanın başkalarına yaklaşma arzusuyla reddedilme korkusu arasındaki gerilimi incelikle işler. Anlatıcının iç sesi, okura samimi olduğu kadar huzursuz edici de gelir; çünkü bu ses, çoğu insanın söylemeye cesaret edemediği duyguları fısıldar.
Nastenka ile kurulan kısa ama yoğun ilişki, romanın duygusal merkezini oluşturur. Bu ilişki, bir aşk hikâyesinden çok, umut ile gerçek arasındaki kaçınılmaz çatışmanın ifadesidir. Nastenka, anlatıcı için bir ihtimaldir; mutlak bir mutluluk değil, hayata yeniden tutunma umudu. Ancak Dostoyevski, okuru romantik bir tatmine sürüklemez. Aksine, mutluluğun bazen kısa bir an olarak yaşandığını ve bu anın bile insan hayatında kalıcı bir iz bırakabildiğini gösterir.
Beyaz Geceler’in en güçlü yönlerinden biri, bekleyiş temasını işlemesidir. Karakterler, hayatlarının başlamasını bekler gibidir; sevilmeyi, seçilmeyi, fark edilmeyi beklerler. Bu bekleyiş, ne tamamen pasif ne de umut doludur. Dostoyevski, insanın beklerken nasıl kendi iç dünyasında büyüdüğünü, hayal kırıklığına hazırlanırken bile umut etmeyi sürdürdüğünü gösterir.
Romanın dili, yalın ama yoğun bir duygusal derinlik taşır. Dostoyevski burada büyük dramatik çatışmalardan uzak durur; küçük jestlerin, kısa konuşmaların ve iç monologların gücüne yaslanır. Petersburg’un beyaz geceleri, roman boyunca bir atmosferden çok bir ruh hâli gibi hissedilir: ne tamamen aydınlık ne de karanlık; tıpkı karakterlerin duyguları gibi.
Sonuç olarak Beyaz Geceler, kısa sürede okunan ama uzun süre insanın içinde kalan bir eserdir. Dostoyevski, bu romanında mutluluğun kalıcılığından çok, yaşanmış olmasının anlamını sorgular. Bir anlık sevincin, bir ömürlük yalnızlıktan bile daha değerli olabileceğini fısıldar. Beyaz Geceler, sevilmenin değil, sevebilmenin; sahip olmanın değil, umut edebilmenin romanıdır.