Ballerina, Len Wiseman imzasını taşısa da esasen John Wick evreninin ruhunu alıp daha içe dönük, daha yaralı bir hikâyeye çeviriyor. Film boyunca izlediğimiz şey sadece estetik bir intikam öyküsü değil; kayıp, öfke ve sessiz bir dayanma hâli. Ana karakterin zarafetle şiddet arasında gidip gelen duruşu, filmin en güçlü tarafı. Bir sahnede neredeyse kırılacak gibi duruyor, bir sonraki sahnede ise soğukkanlı bir kararlılıkla ayağa kalkıyor. Bu geçişler yapay durmuyor; aksine insanî.
Wiseman aksiyon konusunda zaten ne yaptığını bilen bir yönetmen. Dövüş sahneleri stilize ama abartıya kaçmıyor, kamera hareketleri göz yormuyor. Yine de film, “bakın ne kadar sertim” diye bağırmıyor; sessizce ilerliyor. Asıl vurucu olan, karakterin içindeki boşluk hissi. İntikam burada bir amaçtan çok bir dayanak gibi duruyor, ayakta kalabilmek için tutunulan bir dal.
Ballerina’yı izlerken şunu hissediyorsun: Bu evrende herkes yaralı ama herkes bunu farklı taşıyor. Kimisi silahla, kimisi susarak. Film tam olarak bu suskunluğun peşine düşüyor. Büyük laflar etmiyor, felsefe yapmaya çalışmıyor; ama bittikten sonra içinde hafif bir ağırlık bırakıyor ve bence bu, her aksiyon filminin becerebildiği bir şey değil.
''Bazı yaralar iyileşmek için değil, insanı ayakta tutmak için vardır.” Hayta biraz öyle gibi değil mi :)))