— “Bu film niye bu kadar tanıdık?” diyorsun.
— “Çünkü Ege’de geçmesinden değil sadece,” diyorum, “bizim içimizden geçiyor.”
Yüksel Aksu bağırmadan anlatıyor. Postacı geliyor ama aslında kimseye bir müjde getirmiyor; herkes kendi içinden bir şeyler bekliyor. Mektuplar var, evet… ama daha çok söylenemeyenler var. O yüzden filmde sessizlikler çok konuşuyor.
— “Bir şey olacak sandım hep.”
— “Oluyor zaten,” diyorum, “ama sinemada değil, insanların içinde.”
Aksu’nun sineması tam burada duruyor işte. Büyük çatışmalar, keskin dönüşler yok. Kasabanın gündelik hali, küçük kırılmaları, hafif gülümseten ama iç burkan anları var. Postacı bir karakterden çok bir hatırlatma: Beklemek, umut etmek, vazgeçememek…
— “Hüzünlü müydü sence?”
— “Biraz,” diyorum, “ama Ege hüznü bu. Güneşin altında sessiz sessiz duran.”
Bak Postacı Geliyor, bana göre Yüksel Aksu’nun en sahici işleri gibi; insanı izlerken değil, bittikten sonra yakalıyor. Kapı kapanıyor, postacı gidiyor ama insanın içinde bir cümle kalıyor: Beklediğin şey gelmese bile, beklemek seni değiştirmiş oluyor.