Anayurt Oteli bana hep şunu hissettirir: Bu kitap bağırmaz, ama insanın içini yavaş yavaş daraltır. Zebercet’i okurken “ne yaptı?”dan çok “neden bu kadar yalnız?” diye düşünürsün. Çünkü Zebercet bir kötülüğün değil, ihmal edilmiş bir hayatın sonucudur.
Zebercet aslında çok tanıdık bir insan. Büyük hayalleri olmayan, kimseye tam dokunamayan, ama içten içe bir yere ait olmayı çok isteyen biri. Otel onun evi değil sadece; sığınağı. Dış dünya fazla kalabalık, fazla hızlı, fazla anlaşılmaz. Otelde zaman durmuş gibidir; tıpkı Zebercet’in iç dünyası gibi.
Romanın en sarsıcı yanı, yalnızlığın romantize edilmemesidir. Burada yalnızlık “kendini dinleme” hâli değildir; içten içe çürüten bir sessizliktir. Zebercet konuşmadıkça düşünür, düşündükçe daha çok içine kapanır. Ve kimse onu fark etmez. Belki de en acı tarafı bu: Zebercet görünmezdir.
Kitabı okurken sık sık rahatsız olursun. Çünkü yazar seni Zebercet’e çok yaklaştırır. Onu yargılamak istersin ama bir yerde durursun. Çünkü şunu fark edersin: Bu adam bir canavar değil; kimse tarafından sevilmeyi öğrenememiş bir çocuk gibi.
Anayurt Oteli bana göre bir “olay romanı” değil, bir ruh hâli romanı. Bitirdiğinde hikâye aklında kalmaz; Zebercet’in o ağır sessizliği kalır. Ve insan kendine şu soruyu sorar. Bir insan bu kadar uzun süre fark edilmeden yaşarsa, sonunda ne olur? Bu romanı sevmek kolay değil. Ama unutmak daha da zor. Çünkü Zebercet, biraz bakarsan, toplumun görmezden geldiği herkesin içinde sessizce duran bir ihtimal.