Merhaba .
Bu kitabı yıllar önce Antropoloji ve arkeolojiye merak sardığım sıralarda okumuştum ,bu kitabı okurken sanki Jack London karşına oturmuş, alçak sesle ama çok emin bir tonla şunu söylüyor gibi “İnsan sandığın kadar yeni bir varlık değil.”
Âdem’den Önce, bir macera romanından çok daha fazlası; insanın hafızasına, korkularına ve hayatta kalma içgüdüsüne doğru yapılan tuhaf ama etkileyici bir yolculuk.
Roman, modern bir insanın rüyaları üzerinden Paleolitik Çağ’a uzanıyor. London burada bilinci değil, içgüdüyü konuşturuyor. Kahraman konuşmuyor; hissediyor, kaçıyor, korkuyor, saklanıyor ve bu sessizlik insanı sarsıyor. Çünkü bir noktada fark ediyorsun ki, o ilkel korkular hâlâ bizde.
Kitabın en çarpıcı yanlarından biri, insanın doğa karşısındaki kırılganlığını çok yalın bir şekilde göstermesi. London bunu açıkça söylüyor. ''O zamanlar dünya insana ait değildi; insan dünyaya aitti.”
Bu cümle, kitabın ruhunu özetliyor. İnsan merkezli bir evren yok; doğa var, tehlike var, hayatta kalma var. Güçlü olan değil, uyum sağlayan yaşıyor.
Bir başka yerde ise korkunun ne kadar temel bir miras olduğunu hissettiriyor .“Korku, düşünceden önce vardı.”
Bugün bile bazı seslerden, karanlıktan ya da bilinmeyenden irkilmemiz tesadüf değil. London, evrim fikrini edebi bir sezgiyle anlatıyor; bilimsel terimler kullanmadan, ama çok ikna edici bir şekilde.
Benim için Âdem’den Önce, insanın ne kadar “medenî” olduğuna dair kibri biraz törpüleyen bir kitap. Okurken şunu düşünüyorsun. Biz çok değiştik sanıyoruz ama aslında sadece üstüne katmanlar ekledik. Altında hâlâ aynı korkular, aynı refleksler, aynı hayatta kalma arzusu var.
Jack London bu romanla şunu fısıldıyor, İnsanlık hikâyesi cennette başlamadı; soğukta, açlıkta ve korkuda başladı ve belki de bizi insan yapan şey, tam olarak buydu.
Şöyle hissediyorum .
Ne kadar ilerlediğimizi konuşuyoruz ama içimizde hâlâ karanlıktan ürken, hayatta kalmak için tetikte bekleyen o ilk insan yaşıyor :))
Eseri paylaşan arkadaşımıza ve yazdığım incelmeyi okuyacak herkese teşekkür ederim.