Mikroskobik Kan Davası: Siyanobakteriler vs. Anaerobik Bakteriler

Yazdır Mikroskobik Kan Davası: Siyanobakteriler vs. Anaerobik Bakteriler

2.4 milyar yıl önce, gezegenimizin efendileri "siyanobakteriler" adı verilen mikroskobik canlılardı. İlk olarak Arkean Dönem'in ikinci yarısında, kayalar üzerinde ortaya çıkan siyanobakteriler, gerçekleştirdikleri "metabolik fotosentez" yoluyla kendilerinden önce gelen ve demir, sülfür, hidrojen ve çeşitli organik moleküllerden enerji almak için Güneş ışığını kullanan fotosentetik canlılardan ayrı düşüyordu. Çünkü siyanobakteriler, bu tip moleküller yerine, yükselen oksijen seviyeleriyle birlikte artık çok daha bol bulunabilen suyu ayrıştırabilecek şekilde evrimleşmişti. Bilim insanlarının gerçekten büyük bir "talih" olarak gördüğü bir olay gerçekleşmiş, siyanobakteriler "klorofil" adı verilen, yeşil renkli ve Güneş ışığını diğer canlıların pigmentlerine oranla çok daha etkili bir biçimde emebilen bir yapı evrimleştirmişti. Klorofil yoluyla Güneş ışığını suya kanalize ediyorlar, toplanan hidrojeni karbon dioksitle birleştiriyorlar, ortaya çıkan artık oksijeni de bünyelerinden boşaltıyorlar, gezegeni resmen "oksijene boğuyorlardı."

Fakat onlara diş bileyen bir düşmanları vardı.

Siyanobakterilerden de önce, Dünya'nın atmosferinde henüz oksijen yok denecek kadar azken, gezegenin hakimi "anaerobik mikrobiyeller" denen bir canlı sınıfıydı. "Anaerobik", kelime anlamı itibariyle "oksijensiz, havasız" anlamına geliyor. Yani bu mikroplar, oksijensiz ortamda büyümek, çoğalmak ve yaşamak üzere evrimleşmişti. "Metanojen" adı verilen bir üst sınıfa mensup bu canlılar, hidrojen ve karbon dioksiti tepkimeye sokup, ısıyı hapsetme yetisi karbon dioksitten daha fazla olan bir sera gazına, metana dönüştürüyorlar, enerjilerini de metandan alıyorlardı. Oksijen, onlar için korkunç bir zehir, bir yok oluş tehlikesiydi.

Siyanobakteriler ortaya öylesine muazzam miktarlarda oksijen çıkarıyorlardı ki, anaerobik canlıların neredeyse kökünü kazımakla kalmadılar, aynı zamanda Dünya'nın üst atmosferinde kümelenen oksijen moleküllerinin, Güneş ışığının zararlı morötesi ışınlarını süzebilecek bir tabakayı, yani ozon tabakasını oluşturmasına da yol açtılar. Hayatta kalmayı başaran ve oksijenle Güneş ışığından korunmaya çalışan anaeorbların bazıları derin denizlerin ve göllerin karanlık zeminlerindeki oksijensiz çamurlara, bazıları da çok daha uzun bir süre sonra karmaşık hayvanların (insanlar da dahil) düşük oksijen seviyesine sahip sindirim kanallarına çekildi. Siyanobakteriler, Dünya'daki yaşamı kökünden değiştirmişti.

Öyle ki, siyanobakterilerin hızlı bir tırmanışa geçirdiği ve onların dünyanın hakimi olmasını sağlayan oksijen seviyeleri, neredeyse onların da sonunu getirecekti; devrim az kalsın kendi evlatlarını yiyecekti. Artan oksijen seviyeleriyle birlikte azalan metan seviyeleri yüzünden sıcaklıklar hızla düştü. O kadar ki, ilki kabaca 2.4 milyar yıl önce, ikincisi 750 milyon yıl önce, üçüncüsü de yaklaşık 600 milyon yıl önce gerçekleşen, her biri uzun süre devam eden en az üç tane buz çağına davetiye çıkarıldı. Bu buz çağlarında, buzullar ekvatora kadar inmiş, okyanusların üzerini kaplayan buz kabukları tüm canlılığı neredeyse yok oluş seviyesine getirmişti. Ama canlılık dayandı.

Doğal seçilim devam ediyordu. Buz çağları, minik minik gruplar halinde varlığını sürdüren ve pes etmeye hiç mi hiç niyeti olmayan anaerobik canlılar üzerine muazzam bir evrimsel baskı uyguluyordu. Doğal seçilim sayesinde, bu anaerobların kimi popülasyonları, geçirdikleri bazı mutasyonlarla oksijeni tolere edebilir hale geldi. Bu yeni nesil "oksijensil" prokaryotlardan bir kısmı ise siyanobakterileri kendi vücutlarına sokup hapsetti ve onları hücresel birer köle olarak kullanarak kendi fotosentezlerini kendileri yapmaya başladı.

İntikam, soğuk yenen bir yemekti. O kadar soğuk ki, yenecek hale gelmesi için 1.8 milyar yılın geçmesi gerekmişti.

Doğanın, boyutları ne olursa olsun tüm canlılar için kusursuzluktan çok uzak, amansız ve ölümcül bir var oluş mücadelesine sahne olan bir savaş meydanı olduğu gerçeği bugüne has bir durum değil. Canlılık var olduğundan beri bu, "en uygun olanın" kazandığı bir mücadele.

0 Yorum